Ah Canım, Gülizarım

[İyi sabahlar. Bugün davulumuzla bir şeyler tıngırdatıyorduk. Sonra sözcüklere döktük. Böyle söz’cükler çıkarttık. Bunları da DünyaDerviz’imiz de paylaşalım dedik. Umarım, okurken keyif alırsınız.]

Gün doğar şafaktan
Gül ağlar bu aşktan
Yine ay doğar şafaktan
Gün dolanır yavaştan

Surum, suretim, canım benim
Güzelliğin ben bilirim
Sensiz bu ömre ziyan derim
Surum suretim canım benim

Güzelliğinden canım
Su susuz, toprak ahlar açar

Ah canım, bir canım, gülizarım
Güzelliğini bir bilirim

Od yanar, gül içre
Bu bahçanın gülü nerde
Od yanar, aşk içre
Bu bahçanın piri nerde

Bilmez idim gerçek kimde
Gördüm ben senin gözünde
Şemsi vuslat bilmez oldu
Gül şavkına gelmez oldu
Bir gazel için ahlar doldu
Bu badenin mülkü nerde

Ah canım, bir canım, gülizarım
Seni görende bahtiyarım

Bu handa gazel doğdu
Bir güzele lütfü doldu
Nice gül için vakit oldu
Vuslat vakti Yakub oldu

Ah, canım, bir canım, gülizarım
Seni gören de bahtiyarım

Aşk elinden içtik bade
Hasan kıldık şerbet diye
Bu sahrayı sevdik niye
Sahranın mülkü sende

Ah canım, bir canım, gülizarım
Seni görende bahtiyarım

Nice dağları arşınladık
Bu meltemi arzuladık
Aşkı kuyuda aradık
Bilmedik yusuf nerde

Ah canım, bir canım, gülizarım
Seni görende bahtiyarım

Ankara’da Bir Şeyler Hep Yarım Kalır

ankara

zafer elbette bizim olacak, sen şimdilik
ekmeğin fiyatından haber ver
bu uçsuz bucaksız yolu neden teptiğinden
sahi
geldiğim yerde de böyleydi gökyüzü
şehirlerin alamet-i farikasını gebertip geldim ben
üstümdeki kanlı gömleği boş verip
nerede soluklanalım ondan haber ver
denizlerden bahset mesela gökyüzü neden mavi
alnındaki kara lekeyi
başka bir şehirde bırakırız
dönerken
otobüs camının yansımasından
birbirimize bakarız
sana hiç gitmediğim o yerden bahsedemem
ama hep üstümde taşırım
bu yükü beraber çekmekten değil de
nerede oturabiliriz ondan haber ver
öyle bir şey anlat ki bana, tüm işçiler adına
gündelik sıkıntılar hafif kalsın
gerçi biz
sigara paketini arka cepte taşıyıp
ezilmesine karşı koyamazdık
cepli gömleklerin demode olduğundan bahset ki
utancımızı bize hatırlatsın
yıldızlardan bahset biraz
nasıl oluyor da ellerinin oraya uzanabileceğini düşündüğümden
bırakalım büyük hayalleri başkaları kursun
belki de böylece,
koşmamak için düşmeyi öğretiyorsun
ankara’dan bahset bana
griliğinin nasıl beyaza dönüştüğünden
meteoroloji müdürlüğünü boşver sevgilim
sen bana yakacak kitabımız kaldı mı ondan haber ver.

 

Ben Tanrı olmak istiyordum Anne

Ben Tanrı olmak istiyordum anne. Tüm yarattıklarımın içinde, en çok seni sevmek istiyordum. Sırf sen sevin diye tüm kainatı çağırıp önünde diz çöktürtmek istiyordum. Eğer ben Tanrı olsaydım, seni hiç sınamazdım. Bu oyunu baştan bozardım. Eğer ben Tanrı olsaydım anne, sana secde etmeyecek başka bir şey yaratmazdım ama biliyor musun anne iblisin bir suçu yok.  Ben Tanrı değilsem anne, iblisim bu hikayede. Sana bizim bu küçük koca dünyamızdan bir hikaye anlatmak istiyorum şimdi. Biliyorum kızıyorsun sen şimdi bunları okurken. Endişe de ediyorsundur, orası kesin. Fakat bana güvenmelisin. Bu hikayeyi ben yazıyorum ve bu oyunu ben kurdum. Sonunda sadece iyiler kazanacak bu filmin. Tanrılar ve iblisler bu filme giremeyecek.

Ben bir tanrı değilim anne ama biliyorum ki tanrı da benim gibi. O kadar yalnız ki bu yalnızlığını bastırmak için yaratıp duruyor.

Tanrı önce İblis’i yarattı. Yalnızlığını biraz olsun bastırır diye. Sonra Âdem’i. İblis, Tanrı’yı bizden daha çok tanır, daha çok bilir. Belki de bu yüzden araları açılmıştır. Bunca zamandır bir arada olmaları ve belki de birbirlerine bu kadar benzemeleri yüzünden sevmiyorlardır birbirlerini. Eğer ben iblis isem anne. Sen benden başka bir şey yaratma. Karşı gelirim ve aramız açılır haberin olsun. Fitne kılıcını ilk kullanan ben değil sen olursun. Biz Âdemsoyu, İblisin küçük kardeşiyiz. Henüz Tanrıyı o kadar da çok tanımıyoruz.  Neyse çok uzattım, biliyorum. Ne diyeceğimi çoktan unuttum, zırvalıyorum. Eğer ben Tanrı olsaydım anne. Hiçbir şey yaratmazdım. Öylece bakardım işte. Sonuçta ben Tanrı olsaydım, geleceği bilirdim ve bu yüzden hiç bir şeye dokunmazdım. Tanrı olmak gerçekten zormuş. Yalnızlık diyarının hükmünü sürmekmiş. Şükürler olsun Tanrıma! İyi ki beni Tanrı yapmamış.

Beni şimdi taşlayacaklar, bu sözlerim yüzünden topa tutacaklar. Bazen kimin şeytan kimin adem olduğunu karıştırıyorum bu oyunda. 

 

En Fazla Ölürüz -1

[Yeni yazarımız @turgutcugumozben kaleme aldı. Güzel bir yazı serisi olacak gibi duruyor. İyi okumalar]

Daha farklı olabilirdi ama bu şekilde gitmiş olmasından garip bir haz duyuyordum. Her şey, lisede okuldan atılmamla başladı. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra ancak yazmaya başlıyorum.

Ortaokulu İstanbul’da vasat bir lise giriş sınavıyla geride bırakmıştım ve diğer vasat arkadaşlarımla aynı liseye yazıldığımın farkında değildim. İnsanlık, sosyal medyadan bir hayli; seyyar telefonlardan bir miktar uzaktı. Lisenin ilk günü, yakın arkadaşlarımla sözleştik ve beraber okul yoluna düştük. 3 arkadaş okula girdiğimizde neredeyse herkes gelmişti, üstelik herkesin suratı bize dönüktü. Ah o çocuksu heyecan, o gün her şeyin çok kötü gitmesini başlatan okula girdiğimin farkında değildim. Geç kalmış sayılmazdık, oradakiler erken gelmiş olmalı. Gözlerimiz insanları seçebilecek mesafeye geldiğinde, bütün ortaokul tayfasını seçebiliyordum. Arda yine kravat takmamıştı, Ali hala süt kuzusu gibiydi ve Betül hala çok güzeldi. Koray, yol boyunca ” o da buradaymış lan ” diye minumum 20 kişiyi saydı ama bu kadarını beklemediği suratındaki ” Mahmut Hoca, sen de mi kaçtın ” şaşkınlığından anlaşılıyordu. O an, okulun çok eğlenceli geçeceğinden başka bir şey aklıma gelmedi. 2 sene sonra, 2 kere üst üste sınıfta kalanları okuldan attıklarında kendime çok kızmıştım ancak; bu saatten sonra her şey için çok geçti. Okulu ancak dışarıdan bitirme imkanım vardı, bu da gururumu zedeliyordu. Yapacak bir şey yoktu…

Babam, hayatı boyunca yayınevlerinde çalıştı.  Liseden atıldığımda ” yanımda çalışacaksın ” dediğinde; karşıt argüman sunacak hiçbir şey yoktu elimde. Kabul ettim. bir saniye kabul etmek değildi bu, kabullendim daha doğru. İşe, yayınevinin dijital baskı bölümünde başladım ve durumu kabullenmemle küçük hayatımı kurmaya başladım. İşten kazandığım paranın neredeyse hepsini eve veriyordum vermesine ama bu benim stüdyo açmama engel değildi. Birkaç arkadaş bulup müzik stüdyosu açma hayalimi huzurlarına sundum ve benimle çok pis kafa buldular. Stüdyoyu açmaya karar vermiştim artık ne şekilde olacağı mühim değil, bir yolunu bulurdum. Hep bulurum. İşten çıktığımda arkadaşlar, akşamki halı saha mevzusunu hatırlattı. Evde 10 liram vardı, yanımda 3,5 lira. 1,5 lira otobüse verecektim. Saraçhane’yi bilen bilir şöyle bir yer, önemli kararlarımı hep orda otobüs beklerken almışımdır.

1.jpg

2 liram kaldığına göre üşenmezsem şayet yapacağım şey malumdu. iddaa oynayacaktım. Üşenmedim, üst geçitten yukarı çıkıp 15 dk. yürüdüm ve bayiye girdim. Milli maçların olduğu haftaydı ve ben sürprizlere bayılırdım. Biraz abarttığımı kupondaki olası kazanç bölümüne baktığımda gördüm. 3 bin küsür lira yazıyordu. Kuponu katlayıp çakmak cebime iteledim. Artık otobüse binip, eve geçme vaktiydi. Otobüsün camına kafamı yaslayıp, stüdyoya ne gerekiyor diye düşündüm. “Yanağım, otobüs camının garantisinde.”

Gece, halı saha maçı Ayvansaray’da oynanacak. Arkadaşlardan biri, bir araba bulmuş; yedi kişi doluştuk. Kupona bakayım diye şortun cebinden çıkarttığımda, kupon; beyonce’nin konserde hayranlarına atladığında elden ele gezmesi gibi geziyordu. herkes taşak geçiyordu. 2 liranı çöpe atmışsın diye.. kupon öyle bir kupondu. Aynı o beyonce’ye dokunup asla sahip olamayacağını bilmenin ifadesi vardı suratlarında. O para tutmayacaktı. Maç başladı, yelekleri getiren dayı ” Türkiye gol yedi ” dedi. Kupon iyi başlamıştı, bu yarı böyle bitip maç sonu Türkiye alırsa büyük sürprizle bu maç tutmuş olacaktı. daha 5 maç vardı. Umut böyle bir şeydi işte. Maç sonu arabayla eve dönerken, Türkiye’nin maçı aldığını öğrendik, arkadaşlar beni kutluyor, balına sokayım lafları havada uçuşuyordu. Aynı zamanda 27.50 oranı bilmek, nerden baksan, 1 ay boyunca ” tiyo versene kanka ” muhabbetini yaptıracak orandı. Diğer maçlara bakmak kimsenin aklına gelmedi, o kadar umutsuzdu yavşaklar. Eve geldim, maçkolik.com’dan maç sonuçlarına bakarken, sırayla tuttuklarını gördüğüm anı düşündüğümde şu an dahi kalbim çarpar. Son maç Fransa’nındı ve 2 farklı golle yenmesi gerekiyordu. Handikap 0 oynamıştım ve ta-tam kupon tutmuştu. Kalbim durdu duracak fakat hiç sırası değil dedim kendime. artık zengindim. Stüdyo’ya halı dışında bir şey koymanın vakti  gelmişti. Tutan kuponu salı ve perşembe günü bankalardan alabiliyorduk. O zamanki para öyle bir paraydı işte. Yaşım tutmadığından arkadaşı çağırdım Fatih semtine. Parayı çektik ve artık icraate gelmişti sıra. İstanbul’un ortasında, eski sevgilisinden ” unutamıyorum ” mesajı almış erkek kadar özgüvenli, Şirinevler Durağında boş metrobüs koltuğu bulmuş insan kadar şanslı, Tarkan’ın Kurdu kadar atılgandık. Artık hep mutlu olup, güzel şeyler yaşama vaktiydi. En azından öyle sanıyordum…

21.jpg

 

 

Albatros ve Soytarı

[Albatros ve Soytarı bir hikaye dizisidir. Şuan Giriş Bölümü ile başladık. Aralık/21 En Uzun Gecemiz. Birinci ve İkinci bölüm yakın zamanda paylaşılacak. Umarım.]

 

GİRİŞ

 

Nemli bir dondurucu gün vaktinin gecesiydi. Dedem öleli dokuz gün olmuştu. Henüz bu yeni yaşama alışacak kadar güçlü değildim. Evden hiç çıkmamalıydım. Aile denilen kavram çok uzun zaman önce adım adım ayrılmıştı benliğimden. Geriye sadece bir avuç uzaktan bağlantılı akrabalar, birkaç arkadaş ve dedem kalmıştı. Dedem, namı bilinmeyen Emekli Alb. Ekrem Yıldız, eşi Hayriye Hanım’ın vefatı onun için çok ani olmuştu. Bütün bir yaşamı boyunca postal ritminde yürüyen Ekrem Bey, emekliliğinde Hayriye Hanım ile birlikte güzel bir seyahate çıkacaktı. Fakat olmadı. Hayriye Hanım, penceresi önündeki sümbüllerini ve manolyalarını bırakıp öylece terk eylemişti. Ekrem Bey, hayatının pişmanlığını yaşamak istemedi. Her sabah kalkıp saksı bitkilerini sulamaya devam etti. Torunu henüz lise eğitimine yeni geçmişti. Oğlundan bir eşyayı ister gibi almıştı torununu yanına. Hayriye Hanım ile yaşayamadığı hayatı ve seyahati yaşamak ve yaşatmak arzusuyla yetiştirdi torununu. Seyahatlerinden arta kalan zamanlarında torun okula gidiyordu. Gün geldi çattı ve lise diplomasını cebine koydu. Ekrem Bey yolculuklarından hayli mutluydu. Fakat gün geldi, torun olan bizim hikayemizin ana kişisinin üniversite imtihanlarına girmesi gerekti. Ekrem Bey, tüm bu olanlara geçici bir heves gözüyle bakıp yetmişlerin içerisinde seyahat edilebilecek zaman makinesi evinde torununu bekledi. Torunu yüzünde az bir tebessüm, az bir tedirginlik ve biraz da neşe ile çaldı kapıyı.

“İmtihanları geçtim Ekrem Bey.”
“Tebrik ederim. Hayli mutlusundur şimdi. Beni bırakıp gitmeyi düşünüyorsun değil mi? Ben de bütün gün bunu düşündüm. Haklısın. Kendine yeni bir yaşam kurabilirsin.”
“Hayır dede.”
“İmtihanları geçtim ama senin de benimle birlikte gelmeni istiyorum. Sensiz yapamam.”

Haklıydı. Dedesi olmadan bunca zaman hiçbir şey yapmamıştı. Dedesi onun fikriydi. Cenker ve dedesi birlikte İzmir yoluna düştüler. Heykeltıraş olacaktı bir taş ustası. Ekrem Bey gibi incelikli işleyecekti ve onun kalbini yavaş yavaş oyacak ve bir şekil verecekti. Yaptı ama tüm eserleri Ekrem Bey ve Hayriye Hanım ile ilgili oldu. Çünkü Cenker’e biçilmiş hayat, bir başka yaşamın izdüşümüydü. Koca bir gölgenin ardında devam etti yıllar boyu. Annesini çok özlüyordu fakat bunu Ekrem Bey’e belli edemezdi. Yıllar önce kızının intiharı sonrası uzun süre ordu evinde kalmıştı Beyefendi Ekrem. Bu konu hakkında hiç konuşmamıştı ve lafının açılmasına dahi müsaade etmedi. Söylediğimiz gibi, Ekrem Bey istemediği bir yaşamı yaşamıyordu ve bununla ilgili hatıralar bırakmıyordu belleğinde. Cenker annesinden hiç bahsetmedi. Ara sıra taş oyuyordu, hafızasında yer ettiği kadar annesini. Sanat okulundan hocalarının büyük azarlarına maruz kalıyordu. Götürdüğü yapıtlar o kadar silik ve o kadar anlaşılmazdı ki hocaları bunun bir sanat olmadığını söylüyordu. O da biliyordu bunun sanat olmadığını, sadece özlemini bastırmaya çalışıyordu ve daha fazla üzerine gelemezdi özlediği bir şeyi hatırlayamamanın acizliği. Okulundaki bu sancılı dönemlerde Ekrem Bey bir köşesine çekilirdi ve torunu diyalog kurmamaya çalışırdı. Ekrem Bey’in amacı, en ufak bir kıvılcım ile ateşlenecek kızının acısıydı oysa ki Cenker böyle bir yangına ihtiyaç duyuyordu. Yıllar olmuştu, nereden baksak on, bilemedin on beş yılı devirmişti bu acı fakat tek bir kişiyle konuşmamıştı. Sanırım Emekli Alb. Ekrem Yıldız ve Cenker Tunçbilek’i birbirine yakın tutan şey buydu. Sevdikleri iki insanın kaybı ve bunu sessizce yaşamaları.

Dedemin ölümüne nasıl alışabilirim. Onsuz bir yaşamı hiç düşlemezdim. Şimdi bu evin kapısını açsam ve çıksam dışarı. Dünya hala aynı dünya mıdır? Yaz geceleri serinliğinde rüyadan uyandığında insan, susuzluk kurutmuştur içini ama kalkamaz yataktan. İşte böyle bir halde hissediyorum kendimi. Birlikte yepyeni bir yaşam kurduğumuz bu ev, benim rüyalarımda rahatça uzandığım yatağım ve ölümle birlikte gelen kaybetme hissi içimi yakan susuzluğum.

 

1.BÖLÜM
YOLA ÇIKIŞ

Bu sabahın yine susayarak uyandım. Göz pınarlarımı pencere pervazına bıraktım ve banyoya usulca ilerledim. Banyoda

 

İyi Tren Yoktur Hafız(Hogwarts peron 9-3/5 hariç)


bir ray düşümü üzre ağlamaya çıkıyoruz
her sabaha kadar
ile erimek üzre çıkıyor içimizden
tedavülden kaldırılan saman kağıtlarının ahı

ama eskiden şöyleydi demeyeceğim
bizim zamanımız
bilebilen bir türkü değil buralara
elekrik gelmemiş ne demek bilmediğimiz bir köyün
görmediğimiz kuşlarını hatırlamaya çalışırız
mum ışığında akşam olmuş kağıtlara ayna çalarak
ve aşkı başka türlü sanamamaktan
anti depresanlara yorulur
güneşçe hayırlarımız

sokakta çoğu gözlerimizi açmaya korkarız biz hafız
önümüze trenlerin çıkması
bize çarpma ihtimallerinden daha acıdır
uzakları akla getiren her şey
diğer her şeyden daha acıdır
diye varmanın yegane emaresi
nefes nefese kalmayı
unuttuğumuzu hatırlamaktan korkarız

kalbini buralara götürmeye kalkarlarsa senin
dünyanın kocaman olduğunu söyleyen trenlere inanma sakın
çocuk olmayan gerçeklerin gerçekliğine
ve bir telefon uzaklığına indirgenebileceğine
aramızdaki yakınlığın inanma

hız bir ayrılık biçimidir
eğrinin aydınlığından

şimdiki kuşların evlerini ölüm zannetmeleri
ve huşuyla aramaları onu
“ben”dendir de omuzlarına
ve avuçlarınla birlikte tekrarla
iyi tren yoktur hafız iyi tren yoktur

Mavi Can Küçükoğlu

Aralık On Üç

Aslında bak ne diyeceğim, bu gün bir şey yazalım mı? Ne yazalım ki aslında şöyle dağınık bir şey yazalım mı bir mum yakalım ortaya mesela bir müzik açalım. Ulan bu viskiyi de hiç sevmedim zaten pantolonun paçaları da iki buçuk santim eksik.  Bu şarkıyı değiştir sevmiyorum arada küllüğü de değiştirmek gerek. Kusura bakma ama benim bir haceti görmem gerek. Hayda üç yıl yoksun şimdi ortalıkta. İnsan olduğu yerde mutlu kalmalı şu mutfak kapısını da bir an önce takmalı. Tütsüler tesirsiz kalıyor, sigaramız var mı? Yok o zaman zuladan bir Bahman açılır. Abi bu arada bana da yakar mısın, ben yazıyorum sen yak bari. Eyvallah. Duraksarsak yazamaya biliriz, Burak Sarsak kim abi? Onayladın mı henüz gelmedi abi. Kız da ay ışığı var da ben bütün samanyolunu kesiyor gibiyim. da birleşik. düzelttim. Alt yazı nereden konuluyor abi. Bilmem, buluruz. Tamamdır buldum. Mohsen Namjoo iyi adam da ebemi tanıyormuş gibi davranıyor. Gülme lan ciddiyim. Biraderim o kız biraz farklı gibi. Sen de şöyle de: Yok farklı değil, sadece öyle düşünmek hoşuna gidiyor. Aslında harbiden öyle. Bunu birisi söylemişti bana. O zaman ben de şöyle diyorum. Yok farklı değil, sadece öyle düşünmek hoşuma gidiyor. Bak şu şarkıdaki beyaz eşarplı kadın var ya, evlenirim onunla. Yaşamak zor zanaat olmasına zor da tütsüyü mumla yakmak ne de kolay gelmişti halbuki. Öyle değil brom, dövmek lazım bir kapta; sen devam et yazmaya ben geliyorum. Noktalı virgülü doğru yerde kullandığımdan şüpheliyim ayrıca elime de mum damladı. Mutfakta ne uzun durdun dostum, kameti amma uzattın. Evi özledim. Geldin mi? Okumayacağım ne yazdığını, bilmeden devam edeceğim. Böylelikle ancak bir akışın içerisinde devam edebilirim. Bence artık yeni bir paragrafa geçelim, yeni bir konu olsun.

Olur. İlk defa bir içkimin bittiğine sevindim. Tadı kötüymüş. Çok. Bu çok güzelmiş ne? Lavanta abi. Köyüm gibi kokuyor. Ama mumla yakılmaz ki bir köy. Bak mum kokuyor, köyün. BİM’deki abla ne tatlıydı. Orası A101’di abi. Pardon yazması zor olur diye BİM dedim ama sen samimi olmayı seçtin. Her şey de bu kadar açık yazılmaz ki! Abi iyi ki CarrefourSa’ya gitmedik, bak nasıl rahatız. Yazarken bile zorlandım. Artık bir piyano almanın vaktidir ama önce şu faturayı mı ödesek. Bu kadın da kalorifere hiç vurmadı bugün. Çünkü ses yapmıyoruz. Az önce uluyan ben miydim. Aşktan da anlamıyor kahpe. Kahpe biraz ağır oldu, bu munis yazının içinde hoş durmadı. Devam abi, dur ben onu düzeltirim, yarın. Belki yarından da yarın. Bu da çok saçmaydı ya. Tanrı’ya çok şükür, şey Tanrı mı diyeyim Allah mı? Tanrı de genel olsun abi ama o zaman da… Tanrı’ya takan saçma bir güruh da var. Allah’ın da pek seveni yok abi. Çünkü sevenin Allahı var desen çok saçma olur. Neyse ne yapsak yeni bir paragrafa mı geçsek. Geçelim abi ama sanki yine de aynı devam edeceğiz gibi duruyor. Senin dil bilgini seveyim. Bu nasıl cümleydi. Dur bak bu sefer böyle spesifik bir konu belirleyip öyle geçelim. Tamam. Senin master degree’in var. Aşk diyelim mi? Diyelim. “Yazılacak o kadar çok şey var ki hiçbir şey yok.” Oldu mu şimdi bu? Azıcık klişe gerek. Fotoğraf güzel oldu ama. Fotoğraf çekmeye gidecektik abi kış da geldi. Kışı çekelim. Ama kış gelmesi lazım. Çay oldu mu abi. İğrenç viskimiz var daha. Hakikaten alttaki sensin üstteki de ben. Hayda. Yok lan öyle değil. Fotoğraftaki. Ha, balıklama belaya dalan ben miyim? Benim. Senin durumun iyi abi. Ben, daldığım yeri göremiyorum. Seni kafadan biri mi tutmuş sanki? Yok abi o kiriş. Yak bir Bahman, şenlensin ortam. Çok kötüydü bu espri. Şu fotoğrafı buraya da koyuyorum? Koy abi.
fotograf_kurami2

Salvador Dali karıncayiyen besliyormuş. Biz kedi almanın endişesindeyiz. Allahı severim. Bu abi çok bağırıyor. Allah’ı ben de çok severim ama (de ayrı.) dua etmek için aklıma gelmediği zamanlarda. Bu iki çocuk Boston Yangının’dan kurtulmaya çalışırken fotoğraflanmış. Biri kurtulmuş. Muhtemelen o sensin biraderim. Kurtulmak için de düşmek gerekmemeli bence. Hep yaptığım şey.  Farsça ne güzel dil. Ama İngilizce gerekli, gerekli değil de, şey; şart. Bak bu çocuklar… Alttaki Şems, üstteki Mevlana gibi. Benim dershanedeki yangın merdivenlerine benziyor. Yangın sayılırdı. Gülme üstteki kızıyor. Yarın okulun var bitirip de yatalım. Gerçekten şu okulu bitireyim de yatalım. UEL’ı geçtiğimizde çimlerde çıplak güneşleniyor muyuz?

Bir turnikeden geçebilir mi iki brandalı cengaver. Dumansız hava sahası için dört kat yukarıda beş liranın üzerine üçün beşin hesabını yapmamak için not tutar mı böyle bir ayyaş. Bazı köylerde Allı Turna denilse bile, havalı olsun diye demedik mi Flamingo. SİGARA İÇİLMEZ şeridinin içinde sadece çay içmek istedik. Çay içmek isteyince sigara da içtik. Çok pişmanız güvenlik abla. Bağışla bizi. Bu tütünü sarmamız zaman aldı. At deyince atılmıyor, ayrıca çevre dostu mahluklarız. Bir daha içip içip derse gelirsem beni atın üstünde vursunlar. Şu kazağı değiştir be artık. Bir de duvarın ne suçu var insafsız.  Hadi bitirelim. Yazının ismi de artık ARALIK ON DÖRT

Burak Can Demirci – Şark Beyfendisi