İnsan hayatında pek çok dönemlerden geçer ya ben de kendi hayatımı dönemlere ayılabilirim. Hayatımın bazı dönemlerini anlatacağım. Bir yazı dizisi gibi olacak. 

ErenimCan benim şuan bu yazıyı burada yazabiliyor olmamın sebebi.  Bana hep bahsediyordu gel soframıza katıl diye.  Bu hafta başladım yazmaya.  

4eefaec0-0cea-427b-8b33-502bade86e58

Eren ve lise dönemimle başlıyorum:
Erenle biz, Behzat Ç. ve tiyatro sayesinde tanıştık.  Lise iki ya da üç idi sanırım.  Okulda tiyatro kulübü kurulmuştu. Elemeler yapılıyordu.  İkimiz de katılmış ve seçilmiştik.  Elemelerden sonra birlikte aynı otobüse binmiş ve sohbet etmeye başlamıştık.  Belki sekiz yıl oldu ama o sohbet hala capcanlı devam ediyor.  Sanattan,  edebiyattan ve politikadan, o kadar çok şeyden konuşuyorduk ki…  İkimiz de bizi anlayan birisiyle sohbet etmeye çok açtık.  Sanıyorum aynı gün “Behzat Ç: Seni Kalbime Gömdüm” filmini izlemeye gitmiştik. Bir de Nihal hocamız vardı edebiyat öğretmenimiz.  Lise hayatımı güzelleştiren o insan ve insanlar… Birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk.  Oyunu da çıkardık: Rumuz Goncagül.  Oyundan önce biz galeyana gelip içkiyi abartmıştık.  Oyunun nasıl geçtiğini hiçbirimiz anlamadık o yüzden.  Ah o gençlik yılları…  Ben artık eskisi gibi içemiyorum.  Lise dönemimizde çok politiktik.  Nerede eylem biz oradaydık.  Nerede bir haksızlık görsek hemen karşısındaydık.  İsyanlardaydık. İsyan,  devrim, anarşi sloganımızdı. Hocaların bir  kısmı bizden bıkmış,  bir kısmıysa bizi çok seviyordu.  Çok destek oldular bize.  Belki de liseyi bitirebilmemizin sebebi, bizi seven hocalardı. Meselâ  bir dönem neredeyse derslere hiç gitmemiştim ama yine de devamsızlığım yoktu.  Mezuniyet geldi çattı sınavlara girdik geçtik.  Boğaziçi Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt oldum.  Aslında, 2011 yılında liseyi bırakmıştım. Eğitim sistemi bana anlamsız geliyordu. Her şeyi kitaplardan ve insanlardan öğreniyordum.  Ne gerek var ki okumaya deyip bıraktım.  Bir sahafta işe başladım.  Her günüm kitapların arasında insanlarla sohbet ederek geçiyordu.  Yaklaşık  altı-yedi ay çalıştıktan sonra kazandığım parayı ve bir işçi olarak yaşadıklarımı değerlendirince iyi bir eğitimin insanın kendisine rahat ve huzurlu bir hayat kurması için gerekli olduğunu düşünerek okula yeniden kayıt olmuştum. Bu sefer derslere çok çalışıyordum kafaya iyi bir iş sahibi olup rahat etmeyi koymuştum.  Bu sayede derece ile Boğaziçi Üniversitesini kazandım ama üniversiteye yani İstanbul’a gidince her şey çok değişti.  Ben. fikirlerim,  hayatımdaki insanlar…

Istanbul’a biraz değil fazla dolu gitmiştim. Beklenti içerisindeydim. Kayıt yaptırdık ve  Kilyosta bulunan hazırlık öğrencilerinin olduğu kampüse yerleştim. 

Kilyos belki Anadolu’dan ya da Doğu Anadolu’dan gelenler için cennet idi ama ben zaten İzmirden gittiğim için deniz kenarında olmak bana o kadar da manidar gelmiyordu.  Ben daha çok İstanbul’da  olduğum için heyecanlıydım ama İstanbul’a Kilyostan gidip gelmek zulüm gibiydi.  Saatler sürüyordu ve otobüsler de tıklım tıklım dolu oluyordu hep. İngilizce dersleri başlamıştı.  Hocamızla hiç uyuşamamıştım Hayvanlardan nefret ediyordu.  Yurtta kalıyorduk 4 kişi bir odada.   Yeni arkadaşlar edinmiştim ama hiçbir şey beklediğim gibi değildi. Merkez kampüse geçiş yaptım daha ilk haftadan.  Hayatımda aldığım belki de en iyi karardı. Kışın Kilyosta soğuktan donarak ölebilirdim çünkü. İlk senem mayıs ayına kadar İstanbul’un arka sokaklarını,  barlarını,  gecelerini,  insanlarını keşfetmekle geçti.  Bir gece Kadıköyde yine kendimi kaybetmiştim.  Sabah suları olmuş ve bütün mekanlar kapanmaya başlamıştı.  Benim eve dönebilecek bilincim kalmamıştı.  Kendimi bir apartmanın girişine bıraktım uyumaya çalıştım. Yoldan geçen kağıt toplayıcıları ellerindeki kartonlardan bana yatak yaptılar. Belki de o günlerde başıma gelen en güzel şey onların bu ince düşünceli davranışıydı.
Birkaç saat dinlendikten sonra bir çorba içip sonra vapura atlayıp yurda dönmüştüm. Mayıstan sonra okulla hiç ilgilenmediğimi fark edip vitesi ileri taktım yani ders çalışmaya başladım.  Ağustosda yapılan sınavı geçip bursları 1 yıllığına garantilemiştim.  Bu süreçlerde yanımda olan tek ve can dostumla ev tutmaya karar verdik.  Güzel bir ev de bulduk kampüse 5 dakika yürüyerek gidebiliyorduk. İlk defa kendi evimde kalıyordum.  Temizlikten,  yemek yapmaktan hiçbir şeyden haberim yoktu.  Neyse ki Hakan her konuda çok deneyimliydi.  Her sabah birlikte kahvaltı yapıyor,  müziğimizi dinliyor ve bazen mutfakta dans ediyorduk.  Bizim evimize öğrenci evi denilemezdi.  Haftada bir tüm evi temizliyor,  her akşam yemek pişiriyorduk.  Edebiyat dersleri de başlamıştı.  Az çok gidiyordum.  Ta ki aşık oluncaya kadar…  Aşk girince gönlüme ben de ne gelecek kaygısı kaldı,  ne herhangi bir şey hakkında bir fikir… Bir süre ben O ve arkadaşlarımız çok güzel vakit gecirmistik.  Hayatımın en güzel anlarıydı.  Sohbet ediyorduk evren, insan,  hayat,  her şey hakkında sohbetler ediyorduk.  Doyamıyordum onu dinlemeye.  Hayatımda yeni bir dönem başlamıştı.  Hayatımda ilk defa ben kendimi,  kimliğimi sorgulamaya hayatı ciddi anlamda araştırmaya başladım.  Her gün yeni bir şeyler öğreniyor hayretler içerisinde kalıyordum.  Bu deneyim özümün bana ben buradayım Mehmet,  sen beni görmüyorsun,  gel artık yanıma,  seni çok özledim demesiydi.  Onu duyuyordum.  Ama Sevdiğime de çok bağlanmıştım.  Benim kendime gelebilmem için kendisi gitti bir süre.  O süre zarfında ben resmen yok oldum.  Evden dışarı sadece markete şarap almaya gidiyordum. Öz,  uyanış,  kendini bilmek,  tasavvuf hakkında her gün bir kitap okuyordum.  Ağlıyordum, içiyordum,  yine ağlıyordum,  içmeye devam ediyordum.  Okuduklarım bende belirli farkındalıklar oluşturmaya başladı bir süre sonra.  Yaşadıklarımın aslında benim iyiliğim için uyanışım için gerekli olduğunu idrak ettim.  Geçmişin zincirlerinden özgürleştim.  Geleceği de düşünmeyi bırakalı çok olmuştu. İstanbul’da kalıp üniversiteye devam etmek için hiçbir sebep bulamıyordum.  Her Aşık gibi ben de kendimi yollara attım.  Parklarda uyudum Aydın’da,  Antalya’da. Güzel dostlarla şarap da içtim Diyarbakır’da,  Tunceli’de.  Hiçbir korkum kalmamıştı.  İçimden sadece her şeye karşı büyük bir sevgi,  aşk açığa çıkıyordu.

Bir gün yolum Yalova Termal’deki dergahta yapılan semah ve müzik buluşmalarına düştü.

Orada yaşanılanları kelimelerle anlatmayı denemek Hadsizlik olur gerçekten.

Hayatımdaki en büyük dönüm noktasıdır.  Süleyman Abim sayesinde Hüseyin Uysal hocamla Özle tanıştım…



Hüseyin Hocam ile tanışmamız tevafukdu. Yani tesadüf değildi. Bir gece dergâhın kapısının önünde Süleyman abi dostlarla evren, Allah hakkında sohbet ediyordu. Dikkatimi çekmişti, ben de dinlemeye başladım. Süleyman abiyle dostluğumuz başlamış oldu ki bu ayrı bir hikayedir. Vedalaşırken bana Hüseyin Uysal diye bir hoca var onunla tanışmalısın dedi. Ben hoca dediği için biraz önyargılıydım bu yüzden çok onemsemedim. Çünkü tüm kendine hoca diyenlerin kimseye bir şey vermediklerini çok kez görmüştüm. İzmir’e döndüğümde bir gün içimden Süleyman Abiyi aramak geldi. Konuştuk ve “yarın hocanın İzmir’de semineri var Mehmet kesinlikle katılmalısın” dedi. İyi dedim bir gidip bakayım. Hocayı ilk dinlediğimde yaşadığım şoku asla unutmam. Dini, bilimi, insanı o kadar basit ve açık bir şekilde açıklıyordu ki tüm sorularıma cevap alıyordum. Mehmet sen yoksun dediğinde anlayabiliyordum çünkü yokluğu uzun bir süre yaşamıştım. Ama yine de varlığa gelmem kolay olmadı. Benim yapım yokluğa yatkın bence. Ya da bu da orada kalabilmek için uydurduğum bir bahane. Düşünsenize, dünya yok dert yok para yok aşk yok siz yoksunuz… İşte bu Hakikat..  Hakikati bilenin dili tutulur der hocam. Kendi yokluğunun bilincinde olan birisi ne konusabilir ki..  Sadece seyr eder saf saf yeni doğmuş bir bebek gibi. Ben de bir süre sadece seyr ettim her şeyi. İnsan o kadar huzur ve dinginlik dolu oluyor ki çıkmak istemiyor bu halden. Ama yaşam bir tekamül, yolculuk, yolda kalmamak gerekiyor. Marifete geçmek gerekiyor. …