Ankara’da Bir Şeyler Hep Yarım Kalır

ankara

zafer elbette bizim olacak, sen şimdilik
ekmeğin fiyatından haber ver
bu uçsuz bucaksız yolu neden teptiğinden
sahi
geldiğim yerde de böyleydi gökyüzü
şehirlerin alamet-i farikasını gebertip geldim ben
üstümdeki kanlı gömleği boş verip
nerede soluklanalım ondan haber ver
denizlerden bahset mesela gökyüzü neden mavi
alnındaki kara lekeyi
başka bir şehirde bırakırız
dönerken
otobüs camının yansımasından
birbirimize bakarız
sana hiç gitmediğim o yerden bahsedemem
ama hep üstümde taşırım
bu yükü beraber çekmekten değil de
nerede oturabiliriz ondan haber ver
öyle bir şey anlat ki bana, tüm işçiler adına
gündelik sıkıntılar hafif kalsın
gerçi biz
sigara paketini arka cepte taşıyıp
ezilmesine karşı koyamazdık
cepli gömleklerin demode olduğundan bahset ki
utancımızı bize hatırlatsın
yıldızlardan bahset biraz
nasıl oluyor da ellerinin oraya uzanabileceğini düşündüğümden
bırakalım büyük hayalleri başkaları kursun
belki de böylece,
koşmamak için düşmeyi öğretiyorsun
ankara’dan bahset bana
griliğinin nasıl beyaza dönüştüğünden
meteoroloji müdürlüğünü boşver sevgilim
sen bana yakacak kitabımız kaldı mı ondan haber ver.

 

En Fazla Ölürüz -1

[Yeni yazarımız @turgutcugumozben kaleme aldı. Güzel bir yazı serisi olacak gibi duruyor. İyi okumalar]

Daha farklı olabilirdi ama bu şekilde gitmiş olmasından garip bir haz duyuyordum. Her şey, lisede okuldan atılmamla başladı. Üzerinden 10 yıl geçtikten sonra ancak yazmaya başlıyorum.

Ortaokulu İstanbul’da vasat bir lise giriş sınavıyla geride bırakmıştım ve diğer vasat arkadaşlarımla aynı liseye yazıldığımın farkında değildim. İnsanlık, sosyal medyadan bir hayli; seyyar telefonlardan bir miktar uzaktı. Lisenin ilk günü, yakın arkadaşlarımla sözleştik ve beraber okul yoluna düştük. 3 arkadaş okula girdiğimizde neredeyse herkes gelmişti, üstelik herkesin suratı bize dönüktü. Ah o çocuksu heyecan, o gün her şeyin çok kötü gitmesini başlatan okula girdiğimin farkında değildim. Geç kalmış sayılmazdık, oradakiler erken gelmiş olmalı. Gözlerimiz insanları seçebilecek mesafeye geldiğinde, bütün ortaokul tayfasını seçebiliyordum. Arda yine kravat takmamıştı, Ali hala süt kuzusu gibiydi ve Betül hala çok güzeldi. Koray, yol boyunca ” o da buradaymış lan ” diye minumum 20 kişiyi saydı ama bu kadarını beklemediği suratındaki ” Mahmut Hoca, sen de mi kaçtın ” şaşkınlığından anlaşılıyordu. O an, okulun çok eğlenceli geçeceğinden başka bir şey aklıma gelmedi. 2 sene sonra, 2 kere üst üste sınıfta kalanları okuldan attıklarında kendime çok kızmıştım ancak; bu saatten sonra her şey için çok geçti. Okulu ancak dışarıdan bitirme imkanım vardı, bu da gururumu zedeliyordu. Yapacak bir şey yoktu…

Babam, hayatı boyunca yayınevlerinde çalıştı.  Liseden atıldığımda ” yanımda çalışacaksın ” dediğinde; karşıt argüman sunacak hiçbir şey yoktu elimde. Kabul ettim. bir saniye kabul etmek değildi bu, kabullendim daha doğru. İşe, yayınevinin dijital baskı bölümünde başladım ve durumu kabullenmemle küçük hayatımı kurmaya başladım. İşten kazandığım paranın neredeyse hepsini eve veriyordum vermesine ama bu benim stüdyo açmama engel değildi. Birkaç arkadaş bulup müzik stüdyosu açma hayalimi huzurlarına sundum ve benimle çok pis kafa buldular. Stüdyoyu açmaya karar vermiştim artık ne şekilde olacağı mühim değil, bir yolunu bulurdum. Hep bulurum. İşten çıktığımda arkadaşlar, akşamki halı saha mevzusunu hatırlattı. Evde 10 liram vardı, yanımda 3,5 lira. 1,5 lira otobüse verecektim. Saraçhane’yi bilen bilir şöyle bir yer, önemli kararlarımı hep orda otobüs beklerken almışımdır.

1.jpg

2 liram kaldığına göre üşenmezsem şayet yapacağım şey malumdu. iddaa oynayacaktım. Üşenmedim, üst geçitten yukarı çıkıp 15 dk. yürüdüm ve bayiye girdim. Milli maçların olduğu haftaydı ve ben sürprizlere bayılırdım. Biraz abarttığımı kupondaki olası kazanç bölümüne baktığımda gördüm. 3 bin küsür lira yazıyordu. Kuponu katlayıp çakmak cebime iteledim. Artık otobüse binip, eve geçme vaktiydi. Otobüsün camına kafamı yaslayıp, stüdyoya ne gerekiyor diye düşündüm. “Yanağım, otobüs camının garantisinde.”

Gece, halı saha maçı Ayvansaray’da oynanacak. Arkadaşlardan biri, bir araba bulmuş; yedi kişi doluştuk. Kupona bakayım diye şortun cebinden çıkarttığımda, kupon; beyonce’nin konserde hayranlarına atladığında elden ele gezmesi gibi geziyordu. herkes taşak geçiyordu. 2 liranı çöpe atmışsın diye.. kupon öyle bir kupondu. Aynı o beyonce’ye dokunup asla sahip olamayacağını bilmenin ifadesi vardı suratlarında. O para tutmayacaktı. Maç başladı, yelekleri getiren dayı ” Türkiye gol yedi ” dedi. Kupon iyi başlamıştı, bu yarı böyle bitip maç sonu Türkiye alırsa büyük sürprizle bu maç tutmuş olacaktı. daha 5 maç vardı. Umut böyle bir şeydi işte. Maç sonu arabayla eve dönerken, Türkiye’nin maçı aldığını öğrendik, arkadaşlar beni kutluyor, balına sokayım lafları havada uçuşuyordu. Aynı zamanda 27.50 oranı bilmek, nerden baksan, 1 ay boyunca ” tiyo versene kanka ” muhabbetini yaptıracak orandı. Diğer maçlara bakmak kimsenin aklına gelmedi, o kadar umutsuzdu yavşaklar. Eve geldim, maçkolik.com’dan maç sonuçlarına bakarken, sırayla tuttuklarını gördüğüm anı düşündüğümde şu an dahi kalbim çarpar. Son maç Fransa’nındı ve 2 farklı golle yenmesi gerekiyordu. Handikap 0 oynamıştım ve ta-tam kupon tutmuştu. Kalbim durdu duracak fakat hiç sırası değil dedim kendime. artık zengindim. Stüdyo’ya halı dışında bir şey koymanın vakti  gelmişti. Tutan kuponu salı ve perşembe günü bankalardan alabiliyorduk. O zamanki para öyle bir paraydı işte. Yaşım tutmadığından arkadaşı çağırdım Fatih semtine. Parayı çektik ve artık icraate gelmişti sıra. İstanbul’un ortasında, eski sevgilisinden ” unutamıyorum ” mesajı almış erkek kadar özgüvenli, Şirinevler Durağında boş metrobüs koltuğu bulmuş insan kadar şanslı, Tarkan’ın Kurdu kadar atılgandık. Artık hep mutlu olup, güzel şeyler yaşama vaktiydi. En azından öyle sanıyordum…

21.jpg

 

 

İyi Tren Yoktur Hafız(Hogwarts peron 9-3/5 hariç)


bir ray düşümü üzre ağlamaya çıkıyoruz
her sabaha kadar
ile erimek üzre çıkıyor içimizden
tedavülden kaldırılan saman kağıtlarının ahı

ama eskiden şöyleydi demeyeceğim
bizim zamanımız
bilebilen bir türkü değil buralara
elekrik gelmemiş ne demek bilmediğimiz bir köyün
görmediğimiz kuşlarını hatırlamaya çalışırız
mum ışığında akşam olmuş kağıtlara ayna çalarak
ve aşkı başka türlü sanamamaktan
anti depresanlara yorulur
güneşçe hayırlarımız

sokakta çoğu gözlerimizi açmaya korkarız biz hafız
önümüze trenlerin çıkması
bize çarpma ihtimallerinden daha acıdır
uzakları akla getiren her şey
diğer her şeyden daha acıdır
diye varmanın yegane emaresi
nefes nefese kalmayı
unuttuğumuzu hatırlamaktan korkarız

kalbini buralara götürmeye kalkarlarsa senin
dünyanın kocaman olduğunu söyleyen trenlere inanma sakın
çocuk olmayan gerçeklerin gerçekliğine
ve bir telefon uzaklığına indirgenebileceğine
aramızdaki yakınlığın inanma

hız bir ayrılık biçimidir
eğrinin aydınlığından

şimdiki kuşların evlerini ölüm zannetmeleri
ve huşuyla aramaları onu
“ben”dendir de omuzlarına
ve avuçlarınla birlikte tekrarla
iyi tren yoktur hafız iyi tren yoktur

Mavi Can Küçükoğlu