Çocukların Oyunu

Çocuklar haber getirmişler
Bağların arasından evime
Çocuklar ceplerinde taşımışlar
İçinde kocaman dururmuş
Bu masalın bilmecesini
Sadece sen bilirmişsin
İşte bu yüzden senin evindeyim
Fakat senden cevabı hemen almalıyım
Çocuklar kırlarda beni bekler

Çocuklar ah vah etmişler
Yerdeniz dünyanın içinde
Çocuklar ağlamayı bilirmiş
Üstlerindeki kir pas ile
Bu yüzden gitmeliyim yanından
Onlar bensiz de yapabilirlermiş

Fakat senden bir ricam
Eğer gitmek istemezsem
Ve buralarda kalmak için çabalarsam
Ensemden tutabilirsin beni
İlk başta korkabilirim
Ama sen yine de öp beni
Sonra yaka düğme at sokağa
Çocuklar orada bekler beni

Çocuklar gülüp gitmişler
Sokakların arasından evime
Çantalarında taşımışlar
Bizim bu hikayemizi
İşte bu yüzden senin evindeyim
Fakat geri dönemem artık
Bu onların bize bir oyunuymuş


Güvercin Grisi

Bugün yıllardan Perşembe
Evden hiçbir zaman çıkmamalıydım.
Yağmur yağıyorsa eğer,
Ve kargalar hudut ihlalinde çığır açtılarsa
O bana yalvarırcasına bakardı.
Evet, ağzımdan düşüverecek şimdi:
Ben, bir melekle yaşıyorum kaloriferli bir evde
Hem de bazan onu işe götürüyorum cebimde.
Soğuk bir Haziralık sabahı yolunu şaşırmış.
Penceremi tıklattı.
Ben de pek sual etmedim, buyurlandı kanepemde.
İşte o günden beri birlikte yaşlanırız.
Ve çoğu zaman o bana yalvarır.
Yağmur yağıyorsa eğer,
Sokaklara atmak isterim kendimi.
Annem yoksa eğer evde,
Ve kargalar hudut ihlaline ışık tutuyorlarsa,
Soluk mavi olur evim.
Tam da böyle anlarda sokaklara düşer ellerim.
Kendim ve yolsuz meleğim.
Benim için hava hayli hoş.
Islanmak bir nevi arınmak.
Göktekinden gelen bir tas şifa.
Ama onun için pek öyle değil.
Arındıramaz o kendini.
Kanatları nem kokar.
Evin içinden rutubetin kokusunu atamıyoruz sonra.
Sonrası.

Günberi Uyanıklık ve İmam

Bugün yine ezandan önce uyandık.
O, işine ben çişe gittim.
Buranın altını çiseliyorum ki
İmamdan daha ses yok.
Sonra ben ağzımda geveledim bir ekmek
Gayem arzum sigara içmek de
Nerede bu çakmak?
Ben giderken çakmaya
İmam konuşturdu makamını
Tanrı Uludur!

Şimdi içim rahat.
En sevdiğim cânım dostum imam Murat
Hazırlanıp gitmem gerek amma
Bu hava hala kara
Yahu hangi an’da ben düştüm bu (kadar) kara
Murat Abi seslendi karısına
Nebahat!

Şimdi içim bir hayli rahat.
Basma etek giyer bu Nebahat.
Gözümle aynaya çekerken sürme
İmam olan Murat camiiyi süpürmekte
Suratınca muazzam bir neşe
Acaba seni mi düşünmekte

Yok yahu nereden tanısın seni
Sen gider miydin ki camiiye
Camiiye gidebilir mi
Eteklerin ve beylerin buna izin verir mi
Bir imam düşler mi seni geceleyin
Hava daha karaysa olur mu geceleyin
Sabahları gitmeden önce yok mu bana bir diyeceğin
Sen gider misin camiiye geceliğinle
Ben, Murat olan İmamdan kıskanır mıydım seni

Benim gözlerime bakınca: bu sürmeli
Bundan kelli bu bir bilmece
Bunu bilenler ancak öpebilir seni

Şimdi içimde bir kuşku bir kabahat!
Al şu kocanı,
elimden bir kaza çıkacak Nebahat!

Şarkta ezan okunmuştur şimdi
Gözleriyle imam soymuştur seni
Ya Nebahat bir el at bu işe
Al muradını da git evine
Yahut bırak beni sevdiceğimle.

“Ah melamet vah melamet”
Şimdi içim pek bir rahat.

* * *

Bir sabah vaktiydi uyandım
Ezandan önceymiş uyanıklığım
Aynada gözümle çekerken sürme
İmam daha uyanmamış
Bir sabah vaktiydi uyandım
Gök daha aydınlanmamış
İmamın karısı uyuyor

İmam ezanına başlamış
Sabahtan başladı işe
İmamın sesi oldu bir neşe
Hava aydın olur diye
Gökten başını almadı

İmamın çocukları uyanmış.
Bu işin tarifi zor karısına bir isim biçmeli.
Nazife yellenmekte, imam camiiyi süpürmekte
Benim gözlerime bakınca aynada onlar
sürmeli bu bir bilmece

Şarkta çoktan sabah olmuştur şimdi
Gözleriyle imam soymuştur seni
Ama öyle olmaz o şeyler, bir imam gece seni mi düşler

Ya Nazife bir el at bu işe!

Tan-ı Mahşer

 

Sözümüz söz özümüz öz olsun mu

Yanar bir mum içinde nice hane
Gönlü sen keyfeyle biter bu hare
Dalsan efkarı deryalardan içre
Yine bir hülya yine bir pakpençe

Giyer allı pullu güzel bu vakti mahşer
Bir neş’e mi bu yoksa bir tan-ı hazer
Sultan mı pir mi yoksa başka bir gazel
Geçen bir derya bir derdi kem ethem

İçtik badeyi elhamdulillah

Pishdaramad

 

 

 

Geçtiğimiz yıl bu mevsimlerde bu şarkıyı tanımıştım. Her gün, her saat bunu dinler olmuştum. Bir süre sözlerine bakmadım, merak ettim. Sözlerine baktığımda, hissettiklerimden biraz daha farklı bir şey ile karşılaştım fakat bu sefer hayali ve gerçeksel olan birleşti ve daha çok sevdim. Artık insanlar bu şarkıyı dinlememden sıkılmışlardı ama ben sıkılmamıştım. Yağmur yağıyordu, kar yağıyordu ve ben ellerim cebimde gezerken sürekli bunu söylüyordum. “Zinhar!” İşte yine mevsimi geldi ve birkaç yüzyıl daha dinleyeceğim.
Teşekkürler Ali Azimi.

Sevgi Dağı, Bir Yetişkine Söylenmeyecek Sözler

*

tempo

Bir zamanlar, bizim insanlığımızdan çok eski zamanlarda, iki kişi bu gezegene ayak basmış. Bulundukları yerde, ayaklarının altındaki zeminde tanımışlar birbirlerini, kendilerini. Çok sevmişler, birbirlerine uzun uzun bakmışlar, bu sevgi o kadar hiddetlenmiş ki kendilerinden başka hiçbir şey göremez olmuşlar. Çevresindeki yaşamsal olan her şeyden, birbirlerinden başka sevebilecekleri her şeyden arındırmaya çalışmışlar kendilerini. Fakat, ne kadar çabalasalar da hep sevebilecekleri en az bir şey kalmış. Çok uzaklara, adım atılmayacak yerlere gitmeye karar vermişler. Sahralar geçmişler, deryalar aşmışlar, dibi olmayan kuyulara dalmışlar… Nafile, ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerinden başka sevecekleri şeyler bulmuş onları. Ayrılmaya karar vermişler, ayrılıp ararlarsa, belki o zaman, bir yer bulurlarmış. Tam ayrılacakları an, iki yola ayrılan o yerde, iki yolun arasında, koskoca bir dağ karşılarında durmaktaymış. Dağa çıkmaya karar vermişler, eğer orada da bulurlarsa sevgiye dair tek bir şey, yollarını ayıracaklarmış. Dağın eteklerinden başlamışlar yola çıkmaya. Yollarında ilerledikçe daha az şey sever olmuşlar. Artık birbirlerine olan sevgilerini rahatça ve sonsuzca duyumsayabileceklerini düşünmüşler ve eğer dağın zirvesine çıkarlarsa orada sevgiye dair kendilerinden başka hiçbir şeyin olmayacağını hissetmişler. Zirveye çıkmaları tam yedi asır sürmüş. Zirveye çıktılarında fark etmişler ki asırlardır birbirlerine hiç bakmamışlar. Unutmuşlar aşklarını, sevgilerini ve birbirlerini. Tek düşünceleri bir şeye olan sevgilerini azaltmakmış ama bu onları kendilerinden ve aşklarından da uzaklaştırmış. Salt aşka, aşkın olana ulaşmak için onca zaman kendileri aşktan mahrum etmişler. Bunu fark ettiklerinde dağın zirvesinde koca bir grilikte durmaktaymışlar.

tempo 1

Griliğin ortasında durmaktalarmış. İçlerinden birisi pişman olmuş ve kendini dağın zirvesinden aşağıda atmış. Düştüğü yerde, zemine vurmuş teni. Sevgiye aç ve pişmanlıkla kavrulan bedeni toprağı yarmış ve yer altına ulaşmış. Gökteki, yapayalnız durmuş bir süre. Ne çevresinde ne de içinde sevgi kalmış ve dayanamamış. Olanca gücüyle sıçramış. Gökyüzünde asılı yıldızlara tutunmuş ve göğe tırmanmış. Bir bulutun üzerine oturmuş ve yalnızlıkla dolmuş taşmış. İçindeki bu kederi göz pınarlarından akıtmış. Gözyaşları bulutlardan önce dağa ve ardından dağın eteklerinden toprağa ulaşmış. Topraktakini, göz yaşlarıyla sarıp sarmalamış. Dağ, üstünde olan bu hikayeye dayanamamış ve içindeki alevleri dışarıya püskürmüş. Dağın üstünden süzülen lavları, gökteki göz yaşlarıyla kurutmuş ve yerdekinin yanına ulaştırmış.

tempo 2

Tanrıçalar ve Tanrılar bu kişilerin pişmanlıkları görmüşler ve dağdan ne kadar ateş püskürdüyse, onları bu iki kişinin çocukları yapmışlar. Çocukların bir kısmı gökyüzündekine, bir kısmı yeraltındakine sevgilerine sunmuşlar.

İşte böyle bir hikayenin sonunda kavuşabilmiş aşıklar, maşuklarına ve böyle bir hikayenin başında bilmişler gerçekliğin en yakınında olduğunu.