Bundan Fazlası Bir Rüya

Bir sandalyede uyandım. Sokağa dizilmiş plastik sandalyelerden birisi bu. Ne zaman buraya geldim, ne zaman uyudum, buradaki diğer sandalyelerin sahipleri kimler? Yanıma saçları ağarmış, yüzünün, alnının her zerresinde çukurlar açılmış, çizgiler oluşmuş bir kadın ile daha önce hiç görmediğim, hiç tanışmadığım, hatırlamadığım genç bir çocuk geldiler. Çocuğun gözlerine baktığımda derin bir sevgi duyumsadım ve onunla olan anılarım gözümün önüne geldi. Bu meçhul çocuktan mıdır, hislerimden midir bilmem, gözlerim doldu. Bir mukaddes hüzün yanaklarımdan süzülürken, irinli kadın cebinden bir bez parçası çıkarıp önce şakağımı sonra yanağımı sildi. İçimi bir ürperti kapladı. Bu yaşlı kadın ve çocuk bana huzur dolu bakarken, ben onları tanımıyor olmanın utancı içerisindeydim. Demir bir kapının çıkardığı ses ile kendime geldim. Bu ses bana, dedemi, dedemle ninemin yaşadığı o evi ve dedemin her sabah ekmek almadan dönüşündeki mavi boyalı kapının kapanış sesini hatırlattı. Dedemin ömrü uzun olsun! Fakat nedendir ki içim dedemin ölümü; mavi boyalı kapımızın yıkılmış, mor renkli ağacımızın kesilmiş ve kuşların cıvıltısının yerini kalabalık bir ailenin çığırtısı almış hissi sarmıştı en ufak bir fikrim yok ama artık dedemin ve ninemin mezarı nerededir biliyorum.

Demir kapının aralığından annemi gördüm, annem içimdeki keder kadar kapkara giyinmişti. Başında karanın en karası bir eşarp vardı. Yüzü çökmüş, kırışıklı dolmuş, bedeni yanındaki hanımlar olmasa düşecek gibiydi. Lal oldum. Yanıma geldi ve elimden tuttu. Usulca ayağa kalktım. Bu aleme geldiğimden beri ilk defa ayağa kalktım. Bu beden benim değildi sanki. Ayaklarım zemine daha güçlü basıyordu. Bacaklarım ve kollarım daha güçlü, daha kaslıydılar sanki. Bedenimdeki bu gücün nereden geldiğini anımsamaya çalıştım. Kollarım, bacaklarım, gövdem cılızdı, hatırlıyorum fakat şimdi baktığımda bedenime; genişlemiş ve kaslanmıştı. Daha fazla odaklanınca dudağımın üstündeki bıyıklarımı ve suratımı saran sakallarımı hissettim. Gözlerim alev gibi yanmaya başladı. Ellerimi suratıma attığımda, ellerimle suratımın buluşması bir tokat oldu. Henüz kaslarımı kontrol edemiyordum. Üstüne üstlük, seyrek sakalım ve dudağımın üstündeki dizilmiş tüylerim şimdi gür bir ormandı. Tokat sesiyle annem koluma girdi, sarıldı. Annemin kokusunu duyumsamak beni bir an olsun rahatlattı, acımı dindirdi. Belki de hayat boyu acı çekmemim nedeni budur:  Bir av köpeği gibi burnumu en uzak noktalara döndürdüm. Annem usulca yanağımı öptü. İçimde, henüz kurumamış olan bir yara kabuğu harekete geçti. Bu huzur veren cennet bahçesi kokulu kadının öpüşünün verdiği saadeti duyumsayamadım. Bu uzamış gür sakallarım buna mani oldu.

Bu uyanış, bu alem, burada olup biten her şeyin manası nedir? Tüm bunları tek çırpıda unutabilirdim, tek arzum bu sakallardan kurtulup anneme kavuşmak arzusu idi. Fakat hangi arzu ile yanarsam yanayım, annemin sürüklediği yere ilerledim. Ellerimi tuttu ve beni bir tabutun önünde duran binlerce insanın arasına götürdü. Bizim gelmemizle birlikte, insanlar yavaşça bize yol verdiler, hiçbirinin suratına bakamıyordum, eğer bakarsam onlarla ilgili anılar hatırlayacak olmaktan ve içimin daha fazla keder ile dolacak olmasından korktum. Tabutun önünde durduk. İçimi saran hissi keşke açıklayabilsem fakat nafile. Bildiğim ve bilmediğim tüm anılarım gözlerimin önünden geçiyordu babam ile… Her anı karesi, göz bebeklerime bir damla yaş koydu Tam dört kere kavga ediyoruz. Şu ben ademevladına bakın! Sürülerce akan o kutsal anıların arasından sadece kavgaları hatırlamak ve söylemek aklıma gelen ilk şey oldu. Belki de insanın, benim tek varlık nedenim budur.

Karşımda bir tabut, güçlü bedenimde koluma girmiş annem ile söküp atmak istediğim sakallarımla, babamın ölüm acısını yaşamaya başladım. Artık biliyorum. Bu alem benim acılarımın bir geçidi. Nasıl bir afyonun tesiridir bilemem, ne zaman içtim bilmem ama babamın ölümün acısının tesirinden hala kurtulamadım. Annemin ellerini usulca bıraktım, göğe baktım. Tanrı’ya ya da orada ne varsa, inadına tabuta yürüdüm. Zemine basan ayaklarımdan birinin tabanı acıyordu sanırım bu bir çeşit nasır acısıydı. Tabutun kapağını kaldırdım, içinde kefene sarılı babam vardı bundan emindim. Fakat benmahlukatı emin olmama gafletinde bulundum ve kefeni açmaya çalıştım. Arkamdaki bin kişi bir adım attı. Elim surata değdiğinde öylece kaldım. Tanrı azabını esirgemesin! Bu babamdır. Elimi kefenin üzerinde, babamın suratında gezdirirken her şey yavaş yavaş kararmaya başladı. Gökyüzü yavaş yavaş karardı. Tabutun çevresi, arkam yavaş yavaş karardı. Hiçbir şey göremez haldeydim fakat hala babamın suratını hissediyordum. Ben, babamın suratında nereye dokunuyorsam, benim suratımda da o yere dokunan bir el oluyordu. Sanki kendi elim ile kendi suratıma dokunuyordum, sadece arada duran bir ceset babaydı. Her yer zifiri karanlık, tek bir nesne belirtisi yok ve yukarıdan bir ses işitiliyor. “Baba, baba!” diyen bir erkek çocuğu. Gözlerimi sımsıkı kapattığımı fark ediyorum. Gözlerimi yavaşça aralamaya başladıkça elimle başka bir nesneye dokunduğumu anlıyorum. Cilalı bir ahşap… Artık gözlerim tamamen açık. Daha önce hiç görmediğim bir evin bir odasındayım. Eski meşe ağacından yapılma bir koltuğun üzerinde oturuyorum. Odaya göz gezdirince, odadaki eşyaların anıları ve yaşadığım güzel şeyler gözümün önüne geliyor. Kitaplığa dizilen doluca kitaplar, çalışma masasındaki sırt ağrıları, halının tozu, pencere pervazında ölüp ölüp diriltilen çiçekler… Hepsine dair anılar canlanıyor gözümde. Fakat biraz önceki o cenaze alayı nereye gitti? Annem nerededir şimdi? Omuzlarımda bir ağırlık hissediyorum, başımın arkasında bir gövdenin nefes alış verişleri var. Arkadan bir elini yüzüme bastırıyor ve gülüyor. Odaya daha bir dikkatle baktım. Bu sefer sadece halının üzerindeki tozları görmedim. Halının üzerinde bu oğlan ile birlikte oyun oynuyoruz ve yanımızdaki koltukta oturup bize gülümseyen bir kadın var. Bu iki kişi benim ailem, bunu biliyorum çünkü eşyalar ve anılar bana sürekli olarak bunu anlatıyor. Fakat hala bu garip dünyanın ve oradan oraya sürüklenen bedenimin nedenini anlamadım. Ellerimi suratıma götürdüğümde sakalım hala oradaydı. Ellerimi biraz daha yukarı kaldırdığımda şakaklarıma düşmüş saçlar ellerime geldi. Omuzumdaki, saçlarımın bittiği yerdeki oğlumu çekip oradan aldım ve kucağıma koydum. Yüzünü şimdi daha iyi görüyordum. Şaşırmıştım çünkü bu benim çocukluğumdu. Kesinlikle bir çeşit bir afyonun tesiriydi yahut bir büyü. Üzerindeki mavi pijamasıyla bana gülümseyen bu çocuğun bir çeşit cin olduğunu düşünmeye başladım. Odanın kapısı aralandı ve içeriye birisi girdi. Bu kadını tanıyordum, koltukta oturan ve bize gülümseyen karımdı fakat şimdi karnı şişti ve bana gülümseyerek yaklaştı. Adım adım bana yaklaşırken ona duyduğum meşru aşkın etkisiyle kucağımdaki veletten kurtulmak istedim. Kadın iyice yaklaştı, eğildi ve dudaklarımdan öptü. Bu lanet sakallarından dolayı onun öpüşü hissedemedim. Bu sakallar benim ve mutluğum arasındaki bir kara büyüydü. Tek kelime edemiyordum sanki bildiğim lisanı unutmuştum. Belki de bu alemde lisan-ı insana dair bir şey yoktur. Karım elimden tuttu ve beni kaldırdı, bir odadan başka bir odaya sürükledi. Oğlan ise bizim arkamızda güle koşa geliyordu. Anımsıyorum da ben de çocukken böyleydim. Mor ahşap bir kapının önünde durduk, kapı sessizce açıldı. İçeride iki beşik vardı ve üç duvarı boydan boya kitaplıktı. Diğer duvarda iki pencere ve pencerelerin arasında beyaz ahşap bir dolap durmaktaydı. Karım bana pırıl pırıl neşe saçan bir gülüşle bakıyordu ve ben arzularıma yenik düşüp ona sarıldım. Kokusunu içime çektiğimde, anneme sarıldığımda hissettiğim duyguların benzerini yaşattı. İçimde yüce bir ateş harlanıyordu ve karıma daha fazla sarılmak istiyordum fakat bizi birbirimizden ayıran onun şişkin karnıydı. Ellerimi alıp karımın karnına bastırdım. Birden bire bambaşka bir odanın içerinde buldum kendimi ve iki elimin iki avuç içinde duran iki bebeği gördüm. Uyuyan iki güzel kız bebeğinin gövdesine dokunuyordum. Kanım çekildi, kemiklerim eriyordu sanki. Gözümü kapatıp açtım. Bu eve ilk geldiğimdeki koltukta buldum kendimi. Odanın içerisine koşarak gelen ikiz kız çocuklarını gördüm. Bunlar benim kızlarım mıydı? Artık bu alemin neresi olduğuna dair soruları sormuyordum kendime. Bu saadeti yaşamak arzusu daha ağır basıyordu. Kızlar yanıma geldiler, koltuğun etrafında dönüp dolaşıyor, oyun oynuyorlardı. Usulca koltuktan kalktım, yavaşça hareket ediyordum ki bu saadet bozulmasın. Sessizce, tavşan uykusunda evin içerisinde gezindim. Tuvalete girdiğimde aynada kendime bakma ihtiyacı hissettim, aynaya yaklaştım ve baktım fakat hiçbir şey göremiyordum. Raflara bir göz attım ve elime bir makas aldım. Tek bir gaye hissediyordum o da bu kara sakalları söküp atmak. Sakallarımı kesmeye başladığımda, makas aynada sarı bir ışık oluşturuyordu ve gözlerimi kör edecek bir ışık çıkarıyordu. Bu ışığı umursamadan sakallarımı kesmeye çalıştıkça ışık daha da büyüdü ve aynadan taşan koca sarı bir ışık oldu. Işık bana daha fazla yaklaşıyordu ve içinden çığlık sesleri geliyordu. Ateşin yanarken çıkardığı çıtırdıları duymaya başladım. Her şey yine boyut değiştirmişti. Sesler duyuyordum “Baba! Baba!” Ateşin sıcaklığını hissediyordum. Dumanın yakıcı kokusu ve sıcaklığın vermiş olduğu acının tam orasında kalmıştım. Bulunduğum bu yer her neresiyse, cehennem tasvirlerini aratmıyordu. Belki de ben başından beri bir kabrin azabındayım(!) Burada odunlar yanıyor, camlar patlıyor ve metal olan her ne varsa kızıla dönüyordu. Kulağımda hep aynı ses “Baba! Baba.” Aklımda nedendir bilmem şu var. “San Diego Kilisesi, İspanya.” Ben bir kilisede miyim ve çocuklarım, karım şuan burada mı?
“Baba! Baba,” seslerin geldiği yöne koşuyorum, kızlarımı görür gibiyim. Yanlarına gitmeye çalışıyorum. Şimdi, dört bir yandan kızların sesleri geliyor, nereye koşacağımı bilemiyorum. Yoruluyorum, yere düşüp kalıyorum. Ciğerlerim dumandan kesildi kaldı. Artık öksürecek takatim de kalmadı. Burası cehennem gibi sıcak. Son bir ses daha “Baba!” Gözlerimi yukarı kaldırıyorum, içimde bir umut var artık. Kızlar, annelerine sarılmış ve ağlıyorlar. Artık bir aradalar. İçimdeki endişe yavaş yavaş azalıyor. Ne zaman umut denilen göle girsek, ayağımız yere bastığı an boğuluyoruz çünkü umut dediğimiz şeyin dibi bir bataklık.
Karım ve kızlar yanmaya başladılar ve ben yerde yarı baygın yatmaktan başka bir şey yapamıyordum. Gözlerimin önünde yanmaya başladılar. Bu kısmı daha fazla anlatmak istemiyorum. Derileri kemiklerinden çekilinceye kadar gördüm onları orada. Gözlerim yavaşça kapandığında ölüme kavuşmuş olmak istiyordum.

Nafile, uyandım yine. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasının içerisindeydim.

Odanın duvarları bembeyazdı. Mavi bir örtünün içerisinde birisi ve bağlı olduğu makineler hariç her şey beyazdı. Demir sandalyede oturuyordum. İçimden ard arda bitsin artık bu düş, dediğimi fark ettim. Evet, bu bir düşten fazlasıydı. Ayağa kalkmaya çalıştım. Zorlanmıştım. Henüz yeni alışabildiğim kaslarım, güçlü bedenim şimdi zayıflamıştı. Olanların verdiği acı belki de beni böyle güçsüz yapmıştı yahut düşlerin sonuna ulaştığım için güçten düşmüştüm. Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğim; yatakta yatan kişiye bakmamış olmayı o kadar çok dilerdim ki… Annem, yüzündeki bütün güzelliklerin kapısı kapatmıştı. Onun yaşıyor ve yanımda duruyor olduğu yalnızca elektronik kalp ritim sesinden bilebiliyordum. Bu ses devlet radyosunun giriş sesi veyahut güdümlü füzenin ateşlenme sesi gibiydi. Bir şeylerin başlayacak ve bitecek olacağının habercisi…

Geri döndüm. Sandalyeye oturdum. Her şeyin, bu garip evrenin bendeki başlangıcına geri döndüm. Sandalyeye oturdum ve gözlerimi kapadım. Tek duyumsadığım o dijital ritim. Biraz sonra kapı gıcırdayacak ve annem, tüm güzelliği ile oradan çıkıp gelecekti. Şu insan denen, ben mahlukatına bakın! Geri dönerken bile bir ölümün arasını hayal ediyordum. Mutsuzluğumun düzenini bozmadan mutluluk arıyordum. Açtım gözlerimi!

Aradığın bu değil miydi? Mutsuzluk. Bu sadece bir rüya değil, bir rüyadan fazlası. Senin geleceğin, idealin. Hangi yargı, ahlak karşında durabilir.

 

-Adı daha konamadı-

Seni bulduğum iyi oldu. Sen burada dur, birkaç güne kalmaz seni düzenlerim sonra da Dunyaderviz’de yerini belleriz. Birkaç gün geçeli çok oldu. Hala düzenlemedim seni. Aylar olmuş, seni düzenlemedim.


Yedi gündür odadan çıkmıyorum. Dedem öleli dokuz gün oldu. Her şey anlamsızlığını koruyor.
Ölüm, bir çeşit kaybetme biçimi. Bu odanın içinde kaybolan ne varsa, belleğimde arıyorum.
Oda gün geçtikçe boşalıyor sanki. Bir günün doğum vaktinde anılarım birer birer siliniyor. Eşyalar birer birer kayboluyor. Belleğimi zorluyorum. Eşyalar kayboldukça onların orada olduğu zamanları anımsamaya çalışıyorum. İmkânsız… Anıları zihinde canlandırmak kolay oluyor. Eşyaların kokularını, renklerini, seslerini canlandırmak; kolay oluyor. Ama dokunmak… Dokunamıyorum. Belleğim dokunmama izin vermiyor. Sanki tüm eşyaları, camın arkasında gitmekte olanı izler gibi izliyorum.

Yedi gündür sokağa bakmıyorum. Dedem öleli dokuz gün oldu. Her şey anlamsızlığını koruyor. Son üç gündür dolabın içerisindeyim. Elimde kalan tek şey o. İçinde kokuları üzerine sinmiş, renkleri ve kusurlarıyla anıları korumuş kıyafet kutusu… Dolabın içindeyim. Çıkmayı düşünmüyorum.  Eğer dolap kaybolursa ya da içinden birkaç parça eşya kaybolmaya meylederse elbet bedenimden bir yerlere temas edecek ve o kayıp dünyaya beni de götürecek diye umuyorum.

Yedi gündür bir odanın içinde kilitliyim. Dedem öleli uzun zaman oldu. Her şey anlamsızlığını koruyor. Üç gündür dolabın içerisindeyim. Gün, dolap deliğinden sızıyor içeri. Güneş adaletsiz yayılıyor tenime. Bedenimde en soğuk, en dokunulmamış, en saf neresi varsa onu koyuyorum güneşin önüne. Artık bilinmedik, keşfedilmedik bir yer kalmadı. Oda çoktan boşaldı. Bileklerimi hissetmiyorum. Uyku çöküyor zihnime. Yanaklarımın altında sesler duyuyorum. Konuşuyor, koşuşuyor ve sonra susuyor. Göz kapaklarıma bir el dokunuyor, ağlamaklı. Yavaş yavaş kapanıyor gözlerim. Şimdi derin bir uykudayım. Kaslarım gevşedi, ciğerlerim bedevinin ritmine uyum sağladı. Sessizlik. Sadece hiç. Uyuyorum ama biliyorum, uyanacağım.

Yedi gündür bir odanın önündeyim. Dedem öleli dokuz gün oldu. Hiçbir şeyi anlamlandıramıyorum. Uzun gündür dolabın içerisindeyim. Tabanlarımda gecenin hışırtısını hissediyorum. Bedenim ritmik sallantılara giriyor. Deprem oluyor sanıyorum, telaşlanıyorum. Gözlerimi açmaya çalışıyorum. Beynim bedenimden ayrılmış sanki. Ellerime ulaşamıyorum. Kaslarım gerilmeye başladı. Zihnim uyanmıyor. Bedenimin tüm ısrarlarına rağmen gözlerim görmüyor. Kalbim acıdı. Ben de dayanamıyorum artık. Zihnime yalvarmaya başladık. Uyan, uyan, uyan… Uyanamıyoruz. Ölüm uykusu çöktü üzerimize. Bir daha uyanamayacak olduğumuzu biliyoruz. Uyumamaya çalışıyoruz. Bedenim bana yalvarıyor. Bizi bir sen yaşatabilirsin, diyorlar. Üzülüyorum. Ne yapabilirim, bilmiyorum. Zihnim yakarışlara cevap vermiyor. Ben yalvarmalara çaresiz bakıyorum. Lütfen, lütfen, lütfen…

Yedi gündür bir dolapta kilitliyim. Dedem öleli on üç gün oldu. Her şey yaşamsızlığını koruyor. Kulaklarım sesleniyor bana. Sesler duyduğunu söylüyor. Ne sesi olduğunu soruyorum. Anlamlandıramıyor. Gün yavaşça bedenime ulaşıyor. Dolabın içi  adaletsizlikle doldu. Dolap deliğinden içeri güneş sızıyor. Karnıma ulaşıyor, biliyorum. Sızıntı, bir çember oluşturuyor karnımın orta yerine. Bedenim şiddetleniyor. Tekrar yalvarmaya başlıyorlar bana. Kaç, kaç, kaç…

Bilemediğim kaç yedi gündür odanın içerisindeyim. Zihnimden haber alamıyoruz kaç gündür. Dolabın deliğinden sızan ışığa karşın, bedenim benden gitmemi istiyor. Onları yalnız bırakmak istemiyorum. Tek kurtuluş yolu bu, diyorlar. Kurtulmak istemiyorum. Bilemiyorum, kurtulmak istiyor muyum, bilmiyorum.  Onlar istiyor ama kurtulacak bir durum yok ortada. Zihnimi özlüyorum. Kokuları tekrar anımsamak istiyorum. Tek başıma yapabileceğime inanmaya çalışıyorum. Kokuları anımsamaya çalışıyorum. Dikkatim dağılıyor. Odaklanamıyorum. İçimde bir ses: Kaç, kaç, kaç!
Bu sefer bedenime yöneliyorum. Böyle bir şeyi istemediğimden bahsediyorum. Beni dinlemiyorlar. Kurtulmamı istiyorlar. Bu bedeni, bu zihni, bu anıları, bu yaşamı bırakıp gitmemi istiyorlar. Anlıyorum, onlar zihnimin bir daha cevap vermeyeceğine inanmış. Ben inanmıyorum, cevap verecek. Cevap verecek, vermeyecek… Böyle akıp gidiyor konuşmamız onlarla. Bedenimle büyük bir kavganın ortasına serildik şimdi.

“Kurtulmak benim için anlamsız.”
“Kurtulmalısın!”
“Tek yolu kaçmak, başka seçeneğimiz yok.”
“Kaçarsam, sizi kurmaya geleceğime mi inanıyorsunuz?”
“Hayır ,buna inanmıyoruz.”

Biz konuşurken, delikten akan sızıntının inceldiğini fark etmiyoruz. Yavaş yavaş azalıyor, sonunda içlerinden biri bizi uyarana kadar. Artık çok geç. Sızıntı kayboldu. Nasıl oluyor, sızıntı kaybolur olmaz bedenimde bir sessizlik oluyor.

Bilemem artık, kaç gündür bir odadayım. Dedem öleli uzun zaman oldu anımsayamıyorum şimdi. Bir dolabın içinde esirim. Zihnimden uzun süredir haber alamıyorum. Belki terk etmiştir beni. Bedenim kırgınlıklara gebe. Öfkenin en büyük suskunluğunda uyuyorlar şimdi. Ne kadar zaman geçti bilemiyorum, delikten sızıntı geldi. Her halde gün doğdu diyorum. Zihnimden ümidi kesmeye başladım ama bedenim konuşmaya başlar şimdi. Konuşmuyorlar. En ufak ses yok ortalıkta. Gitmem gerektiğini hissediyorum. “Ama nasıl? Ve neden?” Usulca toparlanmaya başlıyorum. Belki biri çıkar ve gitmememi söyler diye yavaşlığımı koruyorum. Gitme demiyorlar. Gidişin kurtuluş, kurtuluşun mutluluk olduğunu düşünüyorlar. Bir şey diyemiyorum. Mecalim kalmadı. Yavaşça ilerliyorum.
Bedenimin her bir noktasından müsaade istiyorum. Yavaş yavaş yer veriyorlar. Birer birer gidiyorum. Arkama hiç bakmıyorum ama hissediyorum; yer verenler gülümsüyorlar, biraz kederli. Hoşça kal, hoşça kal, hoşça kal…

Dedem öleli bir odanın içinde kilitliydim. Bilemediğim kaç gün bedenimi terk ettim. Çembere yaklaşmıştım, anımsıyorum. Yavaşça sızıntıya ulaşmıştım, anımsıyorum. Sızıntının içinden pencereye kadar koşmuştum, biliyorum. Pencereye ulaşmıştım. Arkama dönüp bakmak istemiştim. Bakmamıştım. Pencereden dışarı çıkmıştım. Sızıntıdan kurtulmuştum. Bir ses beklemiştim yahut bir işaret. Geri dönmek için. Çok korkuyordum, hatırlıyorum. Çok yalnızdım, hissediyordum.

Sonra ne oldu, ne bitti hiçbir şey anımsamıyorum. Her şey hiçliğinin koruyordu. Sonra birden bir şey oldu. Süzüldüğümü hissettim. Bir çocuk gördüm hafifçe küçüktü. Ona yaklaştım, anımsıyorum. Ona dokunmak istedim. Kokusunu hissetmek istedim, olmadı.

Şimdi bir çocuğun yakasındayım. Yakasından önce neredeydim anımsamıyorum. Çocuğun yakasından diğer çocuğa bakıyorum. Büyük bir alandalar. Çok fazla ağaç var. Çocuk kedileri kovalıyor, kızıyorum ona. Yakasında durduğum çocuk diğerinin yanına gidiyor. Konuşuyorlar. Şimdi pişmanım. Kedi kovalayan çocuğa kızdığım için pişmanım. Çocuğun bir görevi varmış, kedilerin fidanlara zarar vermesini engellemesi gerekiyormuş. Diğer çocuğun yakasına konup ondan özür dilemek istiyorum. Yanımızdan bir adam geçiyor, geçerken cebinden çakmağını çıkarıyor, sigarasını yakıyor. Sigarasından bir nefes alıyor ve üflüyor. Dumanı bana geliyor. Duman beni ensemden yakalıyor ve götürmeye başlıyor. Ben uzaktan çocuklara bakıyorum. Çocuklar kedileri dövüyor.  Ensemden tutulmuş bir şekilde gökyüzünde gidiyorum. Birden nasıl oluyor ensem boşa düşüyor, düşüyorum. Bir kadının eteğine düşüyorum. Korkuyorum, tırmanmaya başlıyorum. Kadının koluna ulaşıyorum. Oturup kadının yüzünü seyrediyorum. Kadının gözlerinin içinden birisi bana sesleniyor. “Buraya gel!” Geliyorum ya da gidiyorum. Kadının gözüne ulaşmam epey zaman alıyor. Çok hızlı yürüyor. Rüzgarı hissediyorum. Rüzgarın içinden küfürler üstüme çarpıyor, beni yavaşlatıyor. Kadına üzülüyorum. Tüm gücümle omzuna tırmanıyorum. Kadının gözünün içindeki dışarıya çıkıyor. Kadının saç telinin bana uzatıyor. “Buna tırman.” Gözün içindekinin söylediklerini ‘tamam’lıyorum.  Tele tutunuyorum. Yavaş yavaş çıkmaya çalışıyorum. Tırman, tırman, tırman…

Bilemem kaç zamandır bir kadının gözünün içinde yaşıyorum. Bilemediğim birkaç yüz gündür geçmişimi anımsamıyorum. Birkaç zaman önce gözün içinde yaşayan gitti. Benden sıkıldığını söyledi, bir damlaya bindi. Ben damlanın arkasından beklemeye koyuldum. Ona uzun süre baktım. Belki vazgeçer diye. Geçmedi. O gideli çok uzun süre oldu diye düşünüyorum. Kadının saçına bir asansör yaptım. Başka biri gelirse işleri kolaylaşır diye düşündüm. Kimse gelmedi.

Biliyorum, çok uzun zamandır bir kadının gözünün içinde yaşıyorum. Dedem öleli yıllar oldu. Yedi yıldır zihnimden uzaktayım. Bedenim beni terk etti. Anlıyorum, kadın yaşlandı artık. Artık dışarıya pek nadir çıkıyoruz. Gözün içine güneş pek nadir ulaşıyor artık. Gitmem gerektiğini biliyorum ama gidemem. Kadını bırakmak istemiyorum. Uzun süredir onunla birlikteyim. Göz kapakları açılıyor. Ayağa kalkıyoruz. Hayır kalmıyoruz. Karşımızda birisi var. Bu kim? Kadın konuşuyor. Uzun zaman olmuştu konuşmuyordu. Eğer konuşuyorsa gitmeme gerek kalmaz belki. Hayır, kadın adama bir şeyler söylüyor. Adamın bir dirseği masada, diğerini göremiyorum. Bir elinde kalem var. Bir şeyler yazıyor. Kalemin askısında birisi var. Bana sesleniyor “Buraya gel!” Duymamış gibi yapıyorum. Yine bağırıyor. Kadını terk edemem. Yine de kalemdekiyle konuşabilirim belki. “Gelemem!” diyorum ona. Bana bir sürü soru sormaya başlıyor. Nedenlerimi anlatıyorum ona. Bana bir şeyler söylüyor. Duyuyorum, cevap veremiyorum. Üzülüyorum. Kadın, son sözlerini yazdırıyormuş. Benden hiç bahsetmiyor. “Seni aptal herif! Kadının seni önemsediği yok. Haydi gel benimle, gidelim. Yoksa burada kaybolup gideceksin.” “Umurumda değil. Ben burada kalıyorum!”  ilk defa birisiyle konuştum. Bu benim ilk sözlerimdi. Durumdan anladığım üzere aynı zamanda son sözlerimdi.

Yedi günün yedisi aynı şekilde uyuyup uyanıyoruz. Kadın artık hareket etmiyor. En son gözlerini açalı dokuz gün oluyor. Bekliyorum.

Gör Artık Kendini

Büyük bir çabanın içerisindeyim, büyük bir çaba hem de. Aşka düşüş, derin bir boşluk. Tarif edilen gibi göğüs kafesinden aşağıya doğru uzayan giden bir boşluk… Bu boşluğun içinde düşüp duruyorsun, tek yaptığım bu. İşin garip yanı, bu sadece insanlar için geçerli değil. Mesela geçen gün bir kediye âşık oldum. Gözleri çok güzeldi, çenesine doğru inen o tüyler… Yahut şu evimin karşısındaki dut ağacı! Görkemlice dalları gökyüzüne ulaşıyor ve bazı dalların şekilleri sanki kavuşma arzusuyla yanıp tutuşuyor. Siz bir de Münevver’i görmeliydiniz. Bakışları, süzülüşü ve kokusu… Aslında bunların hepsi benim anlamlandırmalarım yani Münevver’in bakışlarından çıkardığım mana ya da hissettiğim koku ile ağacın yanıp tutuşma arzusu aynı, benzer. Hepsi bizlerin yorumu ama peki ya gerçek manayı birinde bulabiliyorsak? İşte ben buna inanıp kendimi tüketiyorum sürekli. Ne zaman aşka düşsem, düştüğüm şahısın yanında konuşmak istemiyorum. Öylece duralım. Onun çemberi ve benim çemberim sarsın sarmalasın birbirimizi. Tabii benim de yaşadığım topraklardaki çoğunluk insan gibi karşı cinsiyetime karşı bazı arzularım olmuyor değil. Bir de onları gerçekleştirebilsek, çarşaf değiştirsek mesela. Hiçbir anlamı olmadan, nedensizce yapsak bunu. Birbirimizin kokusuna uyum sağlamamak için de yapsak bunu zaman zaman. Eğer birbirimizin kokusuna alışırsak, duyumsayamazsak bir daha birbirimizi diye endişe etsek. O dans etse ve ben izlesem ya da ne bileyim duvarları karalasak sebepsiz yere. Sonra bu duvar katliamından utansak ve başımız eğik gezsek bir süre. Çünkü birçok aşık göğe bakmak arzusuyla yanıp tutuşuyor fakat yere baksak, yeryüzünde kalsak. Ayaklarımızın üstünde durup birbirimize dokunsak. Ayaklarımızın altından ortak köklerimizi toprağa sapladıktan sonra düşünce ile zihin gücü ile gök yüzüne de ulaşmak isteyebiliriz. Eğer gök yüzünün üstünde durursak, bu sefer daha başka bir yere başımızı kaldırma ihtiacı duyacağız ve bu sonu gelmez gaye durduğumuz yeri unutturacak. Göremez, bilemez bir hale gelebiliriz. Bulunduğun yerin altını seversen, ayağının bastığı yere. Çünkü ben çoğu kez gördüm gök yüzüne bakarken göremeyen insanları ve ezdikleri o küçük koca dünyaları. Fakat dediğim gibi, hissettiğim bu arzu sadece bir çaba. Ulaşamayacağım, öyle inanıyorum. Belki bir gün bulurum. Belki de şimdi. Tek yapmam gereken sadece görmek kendimi, ağacı, kediyi.

Çay Taşı

Uzun süredir görmediğim ve ikimizin de farklı yollarla ulaşmaya çalıştığımız gerçekliği olan bir arkadaşım çıkageldi. Uzun süredir görüşmemenin verdiği özlem, güzel bir sohbeti doğurdu. Bu sohbeti renklendirecek müziğimiz de oldu. Hem o, hem de ben yeni şarkılar/türküler bulmuştuk ve ara ara paylaşıyorduk. Bir türkü açtı ve dinledim. Sadece dinleyebildim. Bu benim için çok nadir anlardan birisidir. Hiçbir şey düşünemedim, hayal edemedim; sadece dinledim. Bizim için güzel bir geceydi, güzelce sohbet ettik ve bitti ama türkünün etkisi geçmedi. Günlerdir defalarca dinleme isteği duyuyorum. Ne güzel ezgilerle söylenmiş ve sanki sözleri söylenirken bazı şeyleri bastırmasın diye usulca seslendirilmiş. Teşekkürler arkadaşım ve Eyvallah Özgür Baba.

Rabarbaus

Merhaba, söze girerken aklıma bir şiir geldi şimdi. Hepsini buraya yazmayayım en iyisi. Bak tam olarak üstüme basarsan, okuyabilirsin. Evet. Eğer okuduysak devam edelim. Merhaba canım, merhaba. Bu bir rabarbadır, bir gürültüdür. Bir başıboşun bağıra çağıra konuşmasıdır. Canım sıkılmadıkca, üşenmedikçe, üşümedikçe ve ellerim uyuşmadıkça yazacağım. Yazacağım çünkü yazmasam, ağlayacağım. [Not: bu araktır. Bknz: “Yazdım, yazmasam ağlayacaktım” Turgut Uyar yahut Anonim (Henüz net bir fikir birliği yok.)]

Neyse, velhasıl kelam, geçen gün fikri ben ve gönlü ben bir güzel konuştular. Onu buraya atıyorum.


Bir kere daha. Vur vur inlesin, sen bu sesi seversin.

Bugün ne yazalım seninle derviz? Dünyamızı mı anlatmak niyetimiz? Yalan-dolandan, hikaye etmek başka neyiz? İnsanız değil mi? Öyleyiz, öyle olmalıyız. Anlatacak çok şeyimiz mi var? Başka mı yoğrulduğuna inandık hamurumuzun? Hem aşka, hem de hormonlara mı inandık? Öfkelenince, acımızı, canımızı acıtamayacaktan mı çıkardık? Çok mu gönül kırdık? Hep haklıydık, hiç mi hata etmedik? Çok güvendik de ondan mı parça parça ettiler beynimizi? Hem Allahı hem Zeus’u mu kabul ettik ama içlerinde en çok Allahı sevmedik mi? Yaptık mı derviz? Bunları yaptık mı yoksa hayal miydi tüm bunlar? Hangisi hikaye hangisi gerçekti? Bunu kim bilebilir? Hayyam mı bilir, Allah mı bilir, yoksa biri bilsin de söylesin diye mi hikaye ederiz? Söylesene derviz? Sesin soluğun çıkmaz mı senin? Günahsız mısın sen, yoksa korkaklığından mı günah işlemezsin? Çok mu acı çektin, acıyı çok mu sevdin? Cennette yanacağına mı inanırsın? Sen cennete inanır mısın? Söylesene derviz? Kaç yalan içinde aşka düştün? Kaçkez dolandırdın Allahı? Allahın yok mu senin, yoksa Allah senin değil diye mi sevmedin? Kaçkez hayal ettin ölümü? Kaçkez düşledin direnmeyi? Söylesene derviz birkez daha kırılsa kalbin, sonuna geldiğine inansan hikayenin, bırakacak mısın? Bırakır mıyız bu sözleri derviz? Ne istiyorsun sen, bana onu söyle! Ne bileyim ne istiyorum.


Şimdi devam edebilirim işte. Ne diyeceğim biliyor musun, bütün bu “dunyaderviz”in nedenini diyeceğim. Fakat öyle üstü kapaklı yapacağım bunu. Çünkü ne zaman bir şey ayan beyan yapılsa, ya hayran olunuyor ya da tiksindirici oluyor. İşte bunun tam ortası edebiyat oluyor. Eğer bir aşk duyuyor ve onu arzuluyorsanız iki seçeneğiniz var. Ya gidip tüm arz-u şevklerini itiraf etmek (bu yüksek ihtimal tokat yemenizi sağlayacaktır) ya da gidip öğrenilmiş kalıp sözler ve yollar ile yavaş yavaş anlatmak. Benim gibi bir korkaksanız, iki seçeneği de yapamıyorsunuz. Yapıyorsunuzdur belki ama elinize yüzünüze kesin bulaşır, aynaya bir ara bakınız. İşte ben aynaya pek bakmamak için yazıyorum. Kişiye değil yazışım, kendime. Kişi belki okuyamaz, göremez, duyamaz hissedemez ama sen bilirsin. Ya da bırakalım öyle cinsi aşkı, fikirlerinizi anlatmak istiyorsunuz ama bunun için ne bir yol ne de bir yöntem biliyorsunuz, yaz geç güzelim. Yaz geç! Çünkü ben bir şeyi biliyorum ki yazmazsan bir şey yaparsın ve bu korkaklara göre değildir. Çünkü bir korkak kendi kararını almaktan acizdir, başkasının sözüne güvenir ve sonunda yaptığı iş ne ise, mutlu olmaz. Hiçbir şey yapmamak mı? Öyle bir şey mümkün değil, mümkün ama yaşamsal değil. Unutmayalım, bir korkak asla ölemez. İşte bu yüzden bana dair ne kadar şey varsa, üstü kapaklı, gizli-saklı, edebi, ne dersen de işte öyle yapıyorum. Fakat biraz önce dediğim her şeyi de çöpe atıyorum. Bunların hiçbirisi işe yaramıyor. “Korkak olmamayı öğrenmek gerek” düşüncesini düşünmek bile korkutuyor beni.

En sevdiğim şey ise burada saçmalıyor oluşum ve kimseye bir şey açıklamak zorunda değilim. Yaz geç anam babam yaz geç. Elbet bir gün okuyan olur da dudak büker, yüz çevirir.


17:6/1

Maddiyat, Maneviyat, Kainat ve Hakikat. Nedir meczup bu dört şey, bunlar seni sen yapan şeyler. Bunların tasavvufi bir tarafı var mı peki, vardır belki ama esin kaynağı demek daha doğrudur. O halde sözü sana bırakalım da kendini kendine anlat biraz.

Bu dört kelimeyi bulana kadar akla karayı seçtim bugün. Belki anlamlarını tamamen yanlış biliyorumdur fakat özür dileyerek söylüyorum ki evrensellik umurumda değil. Ben kelimeye istediğim manayı yüklüyorum. Anlatan da ben anlayan da. Bu yüzden buranın adıdır dunyaderviz… Neyse, gelelim şu dört kelimeye. Bu dört kelimeyi lütfen tasavvuftaki yeri gibi algılamayalım. Maddiyat, bulunduğun çağın erdemlerine göre yaşamaya çalışma çabasıdır, Maneviyat, bulunduğun çağa kadar tartışılmış erdemlerden çıkardığın sentezin, ilişkiler üzerine kurulmuş halidir. Kainat ise neden-sonucu olmadan, zamanı mekanı olmadan, sebepsiz, arzusuz, sualsiz yaptığın, eylediğin şeylerdir. Hakikat? Henüz ben de bilemiyorum yani demek istediğim şu; ulaşamadığın mutlak şeydir. Sen buna bu çağda spritüel de, bir öncekinde İlah de, ilahlar de, ne dersen de ama ulaşamadığın ve vuslat arzusu duyduğun her ne var ise o işte. Sen bir kediyken bir aslan gibi kükremek; hakikat.

İyi hoş, güzel. Bunları neden anlattın kendine? Sistematik olmak için. Düzensizliğin de bir düzeni vardır demişti birileri. İşte o düzensiz düzenbazı bulmaktır gayem. Bu dörtlüyü bulduk şimdilik. Bunların arasındaki ilişkileri az-çok çözdük şimdilik. Gerisi aşk vesselam.

17:6/7

Bugünü nasıl anlatabilirim ki. Uyku tutmaz bir gecenin sabahında mırıldanıp durmaya başladık yine aynı söze, “Dehri gezsen binde bir alem…” Ziya Paşa efendinin şiiridir ama Kalenderi’nin sesinden duyarım ben. İşte öyle dehri gezdik bütün gün. Her çulsuz görüneni Ethem sandık. Çıkardık cebimizden güvenlik duvarını attık bir kuytuya başladık söze. Çok zaman geçmiş, konuştuk durduk. Sonrasında gönlüm kırılmadı değil… Ben sandım, biz konuşurken Kainat’tayız hatta yürü be hey meczub! Gidiyorsun Hakikat’a diye de düşünmedim değil ara ara. Keşke kelimelerin olmadığı bir iç sohbete ulaşabilsem. Sonra epey kırıldı kalbim, şey umut kırgınlığı diyebiliriz. Fakat bir şeyi fark ettim: Daha önce benzer bir kırgınlığı yaşayınca insan, bir yenisine daha kolay alışıyor. Lakin alışıyor diyorum acının şiddeti aynı. Belki de anlamlandırmayı öğrendiğin için oluyordur. Her neyse işte o geceden gündüze ve yine gece varan yolcuktan sonra pek de sohbet edesim yok artık kimseyle. Biraz tadım kaçtı sanki. Umarım bir gün gelir, sadece susarız.

Bir Adamın Baladı Yahut Tragedyası

 


Bir zaman sonra durdu adam
Zaman durdu bir zaman sonra
Sonra adam durdu bir zaman
Soytarıların anlatılarına ağladı

Bir zaman sonra durdu adam
Zaman durdu bir zaman sonra
Sonra adam durdu ve bir yaşam
İnanmadı, unuttu, ağladı

Bir zaman sonra durdu adam
Zaman durdu bir zaman sonra
Sonra adam durdu ve bir karar
Hançeri beklemeden konuştu

Adam hançeri beklemedi
Sırtı onun değildi sanki
Döndü ve söyledi kendine
Kendi kendine söylendi
Kime ne söyledi?
Adam ne dedi?
Ne dedim?

Adam sadece ağlıyordu
Sadece ağlıyor muydu?
Adam öfkeliydi
Barbar kadar barbardı adam
Adam neydi?

Adam baktı uzunca
Uzunca bir adam baktı
Anladı.
Neyi anladı?
Adam anlamadığını anladı
Ne zaman anlatılara inandı
Adam inanmadı
İnançsız mıydı adam yoksa
İnançsızlık mıydı adam
Çocuk bu.

Bir zaman sonra durdu adam
Zaman durdu bir zaman sonra
Sonra adam durdu bir zarar
Zaman barbardı, adam durdu
Adam durunca zaman duruldu
Zaman adam mıydı?

Yaşam dedi adam, adama
Yaşam, yaşam böyledir, dedi
Adam yaşam mıydı?
Adam yaşamış mıydı?
Adam sırtına baktı
Sırtına bakmaya çalıştı
Sırtına bakabilir miydi adam
Kaç kez dokunmadılar sırtına?

Hançer vardı adam vardı
Zaman vardı sırt vardı
Adam zamanı sırtladı
Hançer neredeydi?
Hançer var mıydı?

Adam durdu bir zaman
Zaman kısa bir zamandı
Adam, adam uzunca bir adamdı
Adam zamanı kısalttı
Zaman kısa mıydı
Zaman uzun muydu
Zaman neydi

Zaman zaman bunu sordu kendine adam
Adam neyi sormuştu unuttu,
Kendi kendine sorular sormaktan.
Neyi sormuştu adam kendine?

Durdu.
Bir zaman sonra ilk defa durdu.
Baktı sırtına, eline, eline baktı adam
Adamın elleri varmışcasına baktı
Adamın elleri var mıydı?
Hançeri tutabilir mi?

Sadece sessizlik.
Karanlık bir zaman.
Gece aydınlıktı oysa.
Adam gözlerini yumdu.
Adam sustu ve unuttu.
Sırtını, hançeri, kendini ve zamanı.

Şarkısı Şark

Belki tüm bu olanlar, sadece bir rüyadan ibaretti. Buna asla emin olamam. 

I

Sen ne güzel eyledin de
Gülüşlerin güzelliğini gösterdin
Sonra ne iyiydi
bu martısızlık bu bol sarılık

Şile bezler, entariler, telli oynaşlar

Ne uzun yolları varmış da ben
Gözüm dalmış gibi uyanmışım
Göğün kuşağını dağlara bağlamışlar da
İsimleri ondan varmışmış

Şarkını nasıl cesaretle okuduysan
Şarkta kargalar öylesine kocaman da
Ben üstleri üstlerine gittim de
Korkmadım ya

İşte bunlar hep şarkısı şarktan
Bunlar hep şile bezi gömleklerin
Düğmeleri olmayışından

II

Sarıydı, yeşile çaldı kırmızı

Memur efendiler vardı
Onların hanımları vardı
Şarkta bir harici vardı
Beyler hamamlarında şöyle dursunlar
Ben memur hanımlara bir bakarım kuşaklama

-Şarkta kağıda vurdular damga
Vurmadılar ezdiler yatakta
O hamamlardaki beyler, beymiş esaslı
Uçbeyinin şarkısı haram evvela-

Şimdi gelelim kargalama
Her şey sarı her şey sarımtrak
Benim gözüm dalınca
Ensemi okşasana

III

Şarkta bir mezar var
Çırılçıplak iki kişi
Sarılır uyurlar
Sanki içleri geçmiş
Bir hülyaya dalarlar
Yahu bu iki kişiye
Neden bakarlar?

İki kişinin biri adam
Bu adam neden adam
Yanındaki incecik
Zarif bilekli bayan
Yahu bunlar niye ayan beyan?

Belki adam ince bilekli
Ona sarılan, bayan
Belki annesi gibi
Sever o toprak teni

Bunları sen de bilirsin
Bunları ben de bilirim de
Bunlar niye ayan beyan?

IV

Haberin olsun bu şiir değildir
Ne de bir edebiyat hali
Bu bizim şarkımızdır
Şarkımız şarktan
Senden olmayan
Haram evvela
V

Uranüs, Merkür’e gazel yakmış
Jupiter, Mars’a mahçup
Güneş  unutmuş ötesini

Bunların derdi değil şarkımız
Ay, Dünya’ya yakınmış da
Ben Şarkta Ay’a yakınmışım da
Dokunamazmışım

Tüm kasidesi buymuş şarkının
En güzel bölümü
Sofranda kalmış